14 Mayıs 2018 Pazartesi


Leoparın Kuyruğu Yazılım Donanım ve Deizm Ateizm Tengricilik Falan 


Afrika’da bir yörenin atasözü varmış. Leoparın kuyruğunu tutma, tuttuysan da bırakma.Leoparın Kuyruğu Yazılım Donanım ve Deizm Ateizm Tengricilik Falan

Benzer bir söz de istihkâmcı askerlerin vardır. Mayın ve bubi tuzakları için, gevşekse germe, gerginse kesme dedi.
İşte iktidar partisi, Deizm tehlikesinden bahsederek, leoparın kuyruğunu tuttu, sonra yok öyle bir şey gibisinden açıklamalar yaparak, leoparın kuyruğunu bıraktı.
Deizm, Ateizm olgusu, hele de bunların yayılması, Türkiye’de yeni bir şey değil.
Doksanlarda Aleviler, iki binlerde Kürtler arasında Ateizmin yayılmasını ne Diyanet, ne de Milli Eğitim umursamıştı.
Faşizm temelde ayrımcılığa dayanır ve ötekileştirdiğinin hali ile eğlenir.

Bu sefer işler değişmişti.

Muhafazakâr, dindar aile çocukları, hele de imam hatipler arasında yayılıyordu bu Deizm illeti.
Hitler, Mussolini, Ateist olabilirdi ama Faşizm, her ülkede aynı ilerleyemezdi.
Müslüman ülkelerde milliyetçilikle, dini ayırmak, beyhude meşgaledir.
Milli Eğitim bakanlığı ve Diyanet, aslında daha çok din dersi verelim, tarikatlara destek verelim ve benzeri manada bu tehlikeye dikkat çekmişti.
Dikkat etmedikleri şeyse, bu yaptıklarının kuyruğu yere düşürmek ve ya yeni neslin deyimiyle karizmayı çizdirmek olmasıydı.
Sonrasında Solcu medyanın olayın üzerine mal bulmuş Mağribi gibi atılması, leş bulmuş kuzgunlar gibi üşüşmesi de, telaşla leoparın kuyruğunu bırakmalarına neden oldu.
İnkâr ettiklerinde ise neredeyse iki yıldır bürokratlar arasında dolaşan araştırmalara ve raporlara ulaşanlar, bunu Milli Eğitim ve Diyanetin yüzüne vurdu. Siyaset böyledir, bir kere düştün mü, her gelen bir tekme atar.
Cumhuriyet ve Birgün gazeteleri konuyu didikliyor.
Leman ve Bayan Yanı dergileri de habire esprisini yapıyor, karikatürünü çiziyor.
Burada sorun toplumsal. 
Fen liselerinde bile bol bol din derslerinin (siyer, peygamberin hayatı vs ) zorunlu seçmeli verildiği, öğrencilerin zorla imam hatibe gönderildiği, televizyonlarda ilahiyatçıları cirit attığı bir zamanda, hele de dindar aile çocukları neden dinden uzaklaşıyor, bir açıklama yapmak gerekli.

Benim bu konuda bir teorim var.

Sebebi yazılım, donanım konusu ve kuşak farkı.
En başta kendi kuşağımdan ve kendi kuşağımın yazılımından ve donanımından başlayacağım.
İtiraf edeyim bu günkü iktidar partisini iktidara getiren, benim kuşağım.
1970’li yıllarda doğan ve 80’lerde çocuk olanlar.
Ben 1974 doğumluyum ve 45 yaşımdan gün alıyorum.
Genel anlamda solcu- sosyal demokrat çevrelerde büyüdüğüm, arkadaş edindiğim halde, en sağcı insanların kendi yaşıtlarım arasında olduğunu görüyorum.
Biz 12 Eylül rejimince sağcı ve dindar, hatta dinci tarikatçı olması için yetiştirildik.
En başta 12 Eylül rejimini Atatürkçü zannetmekten vazgeçelim.
12 Eylül, gardırop Atatürkçülüğü denen gösteriş Atatürkçülüğünü getirdi, asıl Atatürkçülüğü zayıflattı.
Her okul bahçesine Atatürk büstü, her odaya Atatürk resmi, Gençliğe Hitabesi ve İstiklal Marşı tablosu asmak, her dersin yıllık planına Atatürkçülük konuları eklemek, okul içinde Atatürk köşesi gibi şekilci uygulamalar, 12 Eylülde zorunlu oldu.
Atatürk dönemi bedene tam oturan ve keskin hatlı takım elbiseler ve benzer erkek kıyafetleri; kadın giyiminde etek-ceket takımlar (o zamanlar tayyör deniliyordu bu elbiselere) o zamanlar moda oldu.
Buna karşın Atatürk’ün çok önem verdiği Türk Dil Kurumunu ve Türk Tarih Kurumunu birleştirme adı altında boşaltıp, saçma sapan Dil ve Tarih Yüksek Konseyini kurdurmak, polis teşkilatındaki ilk FETÖ örgütlenmelerini hoş görmek, Alevi köylerine cami yapmak, imam atamak, din derslerinin zorunlu olması ve her okulda en az bir din dersi öğretmeni olması gerekliliğini anayasa maddesi yapmak, ülkenin tek televizyon kanalında her hafta en az bir din programı yapmak ve daha bir sürü benzer icraatlar, 12 Eylüle aittir.
12 Eylül rejimi, basını ve eğitim sistemini de kullanarak, bu günkü toplumu itina ile inşa etti.

Hem de en ufak ayrıntısına kadar.

O dönemde basılmış çocuk öykü kitaplarının ana teması, anne-babasının sözünü dinleyene çocukların başlarına gelenlerdir.
Ortaokul seviyesinde ise okullada neredeyse sadece Ömer Seyfettin’in kitapları vardır. 
Onun eserleri ise çocuklara uygun değildir. Zaten kendisi de çocuk edebiyatı olsun diye yazmamıştır.
Ömer Seyfettin eleştirilerimi bloğumda (Habergalerisi okurları için onbinkitap.blogspoot.com, şahsi bloğum) yazmıştım.
Ders kitaplarında ise son çeyrek yüzyılın solcu yazarları ve Nazım Hikmet gibi önemli solcu yazarlar silinmiş, ortalık Necip Fazıl ve Arif Nihat Asya gibi sağcı yazarlara kalmıştı.
Tarih ve coğrafya dersleri uzun süre milli tarih, milli coğrafya adı ile işlendi.
Tek kanallı devlet televizyonu, yaşlıların halen ajans dediği ana haber bülteni ile seksen öncesi ya da 12 Eylül öncesi denilen, özü sağın, devletin gücünü kullanarak sağı ezmesi olan gelişmeleri, önce sağ-sol çatışması, sonra da solun devleti yıkma girişimi gibi tanıtmasını sağladı.
Dört ya da beş saat olan hafta içi günlük yayınının on, on beş dakikası o zamanın muktediri, devlet başkanı ve genel kurmay başkanı olan Orgeneral Kenan Evren’in açıklamaları ve yakalanan yasa dışı sol örgüt görüntüleri olurdu.
Roman ve hikâye kitapları ya da günlük gazeteler, örgütsel doküman diye gösterilirdi.
Bu yüzden o yıllarda kitap satışları çok düştü. Olan itabın çoğunu Ankara alıyordu.
Uzun süre Ankara’da kitap satışları, İstanbul’dan fazla oldu.
(İstanbul’un her zaman Ankara’nın en az 2 katı nüfusu olduğu halde)
Gazete satışları da, uzun zaman nüfus arttığı halde sabit kaldı.

Yazılı basın da sağcı ulus yaratmak için uğraşıyordu.

Astronot Amstrong’un ayda ezan duyup, Müslüman olması, su altı belgeselcisi Cousteau’nun bir Kur’an ayetinden etkilenip Müslüman olduğu gibi yalanlar, basın tarafından tekrarlandı.
Her şey bir yana Jacques-Yves Cousteau’nun cenazesi, Paris’in meşhur Notre Dam katedralinden kaldırıldı.
Kur’an yırttığı için fare olan kız, cesedi  secde eder halde Kızıldeniz’in dibinde bulunan firavun, baldan Allah yazan arılar, Han von Ayberg denen sahtekar, Barış Manço’nun programına çıkan ve kelime-i tevhit yazan ağaç dilimleri, kuran ve 19 rakamı ilişkisi ve daha hatırlayamadığım nice sahte mucize, basın tarafından bize gerçekmiş gibi tekrar tekrar anlatıldı. 
İki de bir Türkiye’ye gelen Cat Stevens, Müslüman olmadan önce o kadar da büyük yıldız değilmiş.
Yusuf İslam olamadan evvel sadece 1 albümü varmış.
Sonra dönem değişti. Basın halen sağcı, dindar vatandaş yetiştirme peşindeydi. Bizim nesil çok etkilendi.
Bir de sağcı ve tarikat üyesi bir ailede doğduğunuzu düşünün. Sorun bizden sonraki nesilde başladı.
Bizden sonraki nesil, yani şu n otuzlu yaşlarında olanlar, daha sağcı yetişse de, daha az dindar ve muhafazakâr yetişti.
Televizyonlar çok kanallı olmaya başlamıştı.
1989’da Star1 (Star tv) açılmadan evvel de halk, yavaş yavaş uydudan yabancı kanalları izlemeye, vhs-beta kasetlerden yabancı dizilerin yayımlanmayan bölümlerini izlemeye başlamıştı.
Çok kanallı televizyon, yeni radyo, tv kanalları derken, değişik ve yen fikirler girdi hayatımıza. 90’lı yıllarda televizyonlar daha çılgın ve cüretkârdı.
Bunun bir sebebi o zamanlar zaten özel televizyonlar (kâğıt üzerinde) yasakken, RTÜK vb denetim kurumlarının olmaması ise, diğer sebebi de internetin yaygınlığıdır.

Mesela artık Türkçe haber dergisi (haftalık ya da aylık) yok.

En son Nokta tekrar çıkmıştı, 15 Temmuz’dan sonra o da kapandı.
Ben şahsen haber için televizyon izlemek neyse de, eskilerin ajans dediği ana haber bültenini izlemeyi kendime zül sayıyorum.
Muhalif bile olsa, illa hükumet başkanının açıklamaları, açılışları, konferansları ilk sırada ve uzun uzun izletiliyor.
Hele şu günlerde 12 Eylülde Kenan Evren’i dinliyor gibi oluyorum. Ses ve tonlamalar falan, aynı o.
Şu anki iktidar partisi, iktidara gelmek için geç kaldı.
Televolelerden, Siyaset meydanından ve internetten sonra toplum çok değişti.
Ben lisedeyken, okul birincisi kızı, okulda sevilisi oldu diye üniversiteye göndermediler, evlendirdiler.
Bildiğim başka bir kıza da otuz yaşına kadar talibi çıkmadı bu yüzden.
Kadın zamparalık yaptı ya da dayak yedi diye kocasından ayrılmazdı.
Şimdi ise en ufak yanlışta boşuyorlar adamı. Üstelikte acı bir tazminat üzeri nafaka ile.
Şimdi bu neslin kızlarına, türbanlı ve imam hatipli de olsa, o eski aşırı erkek egemen dünyayı anlatırsın.
Tanıdığım biri, karısına ve velayeti onda kalan iki çocuğuna aylık on beş bin lira nafaka veriyor.
Boşanma sebebi çapkınlık. Eskidendi o göstere göstere zamparalık yap, sonra sağda solda övüne övüne anlat.
Geçenlerde çalıştığım lisede veli toplantısı vardı. Velinin biri okuldaki kız erkek arkadaşlıklarını sordu.
Ben de öğretmenler arası toplantıda ve okul yönetiminden bu konu ile bir uyarı ya da konuşma duymadığımı ve okulda da böylesi yakınlaşan öğrencilere denk gelmediğimi söyledim ki doğruydu.
Bizim okulun etrafı açıklık, her tarafta kamera var, okulda bunu yapamazlar.
Muhtemelen bu devrin gençliğinde vardır, hemen hepsi dershaneye falan gidiyor, oralar yakınlaşmak için müsait dedim.
Ne deseydim, daha önce çalıştığım taşra-kasaba liselerinde bile varken, arkadaşım güneydoğuda bir ilin merkezinde, üstelikte kız imam hatip lisesinde bu işlerden yılmışken, Ankara’nın ortasında bir fen lisesinde bu işler olmaz mı deseydim?
2008 ya da 10 gibiydi.
Kırıkkale’de bir lisede çalışıyordum Okulun öğrencilerinin dörtte üçünden fazlası kız ve bu kızlarında yarıya yakını türbanlıydı.
Müdürümüz Yakup hoca, bayağı sağcı-milliyetçi birisiydi.
O bile bir toplantıda, keşke kızlar, okuldan biriyle gezse, en azından gözümün önünde olur, fazla yakınlaşamazlar, yanlış yapmalarına engel olurum demişti.
Düşünürsek haklı adam. Kız sosyal medyadan birilerini bulacak, başına iş gelecek.
Oysa aynı okuldan biri ile el ele tutuşması bile zor olur. Ancak sahiplenme anlamında bir flört olur.
Kız-erkek ilişkileri olayın sadece bir yönü. Bu zamanın gençleri o uyduruk mucizelerinize de inanmaz.
Kuranda 6666 ayet yok 6236 ayet var, o da 19’a kalansız bölünmüyor der.
Dünya Müslümanlarının %55’i okuma yazma bilmiyor der.
DNA ve moleküler biyoloji bu kadar ilerlemişken, evrimin nesini yalanlıyorsun der.
İmam Gazali ve Buhari, neden cehennemin çoğunluğu zenginler ve KADINLARDIR demiş der.
Bu nesilde herkes en azından bir şekilde liseye gitmiş oluyor ya da yılda 5-6 tane popüler kitap okumuş oluyor.
Son sığınak din kaldı. O da gençleri bunaltıyor, gençler Deizm’e, Tengriciliğe falan kayıyor.
Sebebi sizsiniz. Bu donanımdaki gençlere bu din yazılımı olmuyor.

1 Mayıs 2018 Salı



KAVGAM İNCELEMESİ 2 
KİTABIN GENEL YAPISI VE KİTAPTA OLMAYAN ŞEYLER

                     İlk önce bu kitap ile ilgili ön bilgileri vermeli. Bir kere bu kitap, Lenin'in Ne Yapmalı ya da Nasıl Yapmalı'sı gibi ve ya Atatürk'ün Nutuk'u gibi tek hamlede yazılmamış. Birahane darbesi sonrasında hapis yaptığı günlerde yazdıkları, kitabın sadece ilk yarısı falan. 1933'de iktidara gelene kadar kitaba yeni bölümler eklemiş.
       Bu yüzden ilk bölümlerde bütün Alman halkına değil de, koyu Katolik Bavyera ve Avusturya halkına seslenme çabası daha fazla. Buna bağlı olarak ilk bölümlerde bol bol tanrı diyor ve Katolik kilisesi ile Martin Luther'den saygı ve övgüyle bahsediyor.  Mezhep kavgalarının o yılların Almanya'sında bile etkin olduğunu görüyoruz. Otuz yıl savaşlarından Almanya bölünmüş, Fransa bütün olarak çıktı. Her iki ülkede de mezhep kavgaları devam etti. Fransa, Saitnt Barthelemy katliamını yaşadığında Vestfalya barış antlaşması imzalanalı yüz yılı geçmişti. Gene de Fransa, kavgalı da olsa bir ve bütündü. Almanya'da ise, Kutsal Roma (Cermen) imparatorluğu kağıt üzerindeydi. İmparator artık ne asker, ne vergi toplaya bilecekti.  Tamamen kağıt üzerindeydi artık. Almanlar mezhep kavgası yaparken, diğer uluslar dünyayı paylaşıyordu. Bunu kitapta Hitler'in kendisinin söylemesiydi.
          Kitabın son bölümlerinde hiç tanrı kelimesinin geçmemesi ilginç. İlk sayfalar tanrı kelimesinden geçilmiyor. (Geçmeyen başka kelimelerden de bahsedeceğim) Hitler,  tıpkı Mussolini  gibi ateistti. Hitler, meşhur NAZİ selamı ve SS birlikleri dahil pek çok ideolojik ögeyi Mussolini'den almıştı. Mussolini'de ateist olmasına rağmen 1870 yılında Savoya hanedanlığının birleşmesi ile tarihten silinen Papalık devletini 1929 Lateran antlaşması ile yeniden kurulmasını sağladı. Mussolini her zaman Papalık ve Katolik kilisesine bağlı kalırken, Hitler, 1943'de parası bitince kiliseleri yağmalayıp, papazları toplama kamplarına gönderdi. O zamanda Marti Neilmöller meşhur sözlerini söyledi, ben tutuklandığımda sesini çıkaracak kimse kalmamıştı. Hitler papazları toplama kamplarına gönderir, kiliseleri yağmalarken, esir Alman askerleri, bir ilahiyatçı asteğmenin yaptığı Meryem Ana portresinde deva arıyordu.
                Bence bir kitapta bahsedilmeyen şeyler, bahseden şeyler kadar önemlidir. Subliminal mesaj denen gizli içerik, çoğu kez yazılmayan, gösterilmeyen şeylerle verilir. Öyle zan etiğiniz gibi geri plandaki şekiller, Disney çizgi filmlerindeki çıplak kadın, penis imajları ile değil. Örneğin hiç bir kovboy filminde tarım yapan Kızılderililer görmezsiniz. Oysa Kızılderililerin çoğu çiftçiydi. Buradaki suliminal mesaj, Kızılderililerin vahşi olduğu mesajıdır.  Benzer şekilde Amerikalıların Vietnam filmlerinde portakal gazı ve 2. dünya savaşında atılan bombaların daha fazlasını bu küçük ülkeye atmaları yoktur. Buradaki gizli mesaj, terörü önleyip, barış getirdikleri yalanıdır. Benzer bir şekilde Red Kit çizgi roman ve filminde Amerikayı oluşturan tüm unsurların hikayeleri vardır, zencilerin ki yoktur. Zira bu çizgi roman Belçika yapımıdır ve zenginliğini büyük ölçüde, otuz yılda nüfusunun yarısını katlettiği Kongo'ya borçludur. Genel anlamda da siyahileri hor görürler. Ret Kit çizgi romanında siyahiler ancak garson olarak ve hiç ses çıkarmadan vardır. Şirinler çizgi filminin bir bölümünde siyahlaşıp  aptallaşır, tedavi ile mavi olurlar. bu bölüm ırkçılık muamelesi görünce de siyah rengin yerini mor alır. Benzer şekilde Dan Brown'un Melekler Ve Şeytanlar serisinde de Papalığın günahları anlatılmaz. Wilyam James'in, Dinsel Yaşantı Şekillerinde hep Ateist ya da Yahudi iken, hidayete erip, Protestan ya da Katolik Hristiyan olanların hikayeleri vardır. Bir kaç tane de İslam, Hinduizm ve Budizm örneği vardır. Ateizmi tercih edenlerin hikayeleri yoktur.
                 Bu açıdan benim de bu kitapta olmayan bazı şeyler ilgimi çekti.
            Kitapta hiç VATAN kelimesinin geçmemesi de çok ilginç. Acaba çeviri hatası mı diye düşündüm. Daha ilginci bize yıllarca ders kitaplarında 1. dünya savaşının asıl sebebi olarak gösterilen Alsaz'dan hiç bahsetmemesiydi. İşin doğrusu Almanların 1870 Sedan savaşı ile alıp, 1918'de kaybettiği bu bölgenin halkı, Almanca konuşmakla beraber, kendilerini hiç Alman olarak hissetmemiştir. Bölge halkının da pek çoğu, Alman olarak kalmak yerine, göç etmiş ve çoğunlukla da Cezayir'e yerleştirilmiştir. Bölge bir Alman eyaleti olmamış, 2. Reich'ı (Prusya imparatorluğu) oluşturan 14 eyaletin ortak malı olmuştur. Benzer bir şekilde Almanya'nın Versay antlaşmaları ile kaybettiği diğer topraklar da, protesto gösterileri sebebi ile kitapta yer buluyor. Bu bölgelerin kaybından çok, kaybedilen deniz aşırı sömürgelerin kaybından bahsediyor ve en çok buna öfkeleniyor. Almanya aba vatanından çok, deniz aşırı sömürgeler yüzünden kederlenmesi ilginç. Almanlara da, Versay antlaşması ile kaybedilen toprakları değil, yeni sömürgeleri vaat ediyor. Bu sömürgeler de Kamerun (Bu örneği veriyor. Bu ülke eski Alman sömürgelerinden birisiydi) değil, Avrupa'dan olacak diyor.
               Bunun da sebebi Almanların bu deniz aşırı sömürge işine en son başlayıp, en önce çıkmalarından çok, Almanlarda bir denizcilik kültürü olmaması ve Almanların  bir denizci millet olmaması. Hindistan'ı işgal eden Hint şirketi, uzun yıllar ülkenin tek sahibiydi. İngiltere kraliçesinin Hindistan tacı takması, çok zaman sonraydı. Uzun süre Sih, Müslüman ve diğer milletlerden paralı askerleri ile ülkeyi yönetti.Şirketin asker sayısı, İngiliz ordusundan fazlaydı. Fransız ve Hollanda Antil adalarını işgal edenler, Fransız ve Hollandalı korsanlardı. Hollanda doğu şirketi, Japon ve Filipinli paralı askerlerle, bu gün Endonezya denen ülkeyi işgal etmişti. Denizcilik bir kültürdür. Aylarca  gemide bir avuç erkek bir arada yaşamak veya ana vatandan yıllarca uzakta kalmak, bambaşka bir zorluktur. Bu kültürün, ülke halkına nüfuz etmesi lazımdır.  Yoksa bu Alman donanmasının yapacağı bir şey değildir.
             Öte yandan Hitler'in Alman ulusuna vatan değil, sömürge vaat ettiği açık. Almanlara açıkça yeni topraklarla beraber, zenginlikler de vaat ediyor. Açıkça bu topraklar Avrupa'da olacak diye, daha 1920'li yıllarda bir Avrupa savaşını işaret ediyor. Hırslarını hiç gizlememiş, açıkça saldırganlık sergilemiş. Tahminim Hitler yükselirken de, ay bunlar ırkçı demokrat, azıcık Yahudi düşmanı, ne oalcak sank, hangi Alman, Yahudi düşmanı değil ki? diyen liberal yancıları falan olmuştur.
          Olmayan bir şey de, Orta Çağ boyunca ve sonrasında da Almanya ve tüm Avrupa boyunca yapılmış Yahudi katliamları. Yahudileri katletmek ve Yahudi düşmanlığı, Naziler ya da Hitler ile başlamadı. Türkiye'de uzun yıllar ders veren, hatta Türk hukuk bilimindeki pek çok kavramın mucidi Ernst Von Hirsh'e göre Naziler, Yahudi düşmanlığını hazır bulmuştu. Tarihte bunu gösteriyor. 1. Haçlı seferi bile, Ren vadisi boyunca yerleşen Yahudilerin mallarının, mülklerinin ve kadınlarının yağmalanması ile başlamıştı. Yahudilerin, Ren vadisinden Avrupa'ya yayılışları da böyle başlamış olabilir. Protestanlığın kurucusu Alman rahip Martin Lutler'in kitaplarının birinin adı Yahudileri ve Türkleri Neden Öldürmeliyiz' dir. Alman prenslerinin Yahudileri ülkelerine davetlerini, Yahudilere verilen ayrıcalıkları ve saray Yahudilerini anlatmış. Bu Yahudilerin sayıları çoğalınca, ani bir Progrom denen katliamlarla (Kristal Gece, Almanya ve Avrupa'da sıkça yapılan ve şehirdeki ya da ülkedeki tüm Yahudilere saldırmak demek olan progromların sonuncusuydu. Maraş-Çorum katilamları, 1934 Trakya ve 6-7 Eylül 1955'de olanlar ve 2 Temmuz'da bir çeşit progromdu) katledilmiş, göçe zorlanmış ve malları, mülkleri yağmalanmıştır. Bu tür katliamlar, en Semitik ülke olarak bilinen İngiltere'de bile olağandı.
         Yahudiler ile ilgili olarak anlatılmayan diğer bir konu da gettolardır. İlk olarak Venedik şehrindeki Yahudilerin terk edilmiş barut fabrikası ve arazisine kapatılması ile, barut fabrikası anlamındaki getto kelimesi, şehirlerde Yahudilerin kapatıldıkları alan demektir. Fransız ihtilalinden sonra, Fransa'da ortadan kaldırılmaya başlanmıştır. Almanya'da 1808'de Napolyon tarafından yıkılmış denir bu gettolar. Kaldı ki tamamı da kaldırılmış değildir, en azından kafalarda. Gene profesör Hirsh'in anılarından öğreniyoruz ki, Almanya'nın bazı eyaletlerine Yahudilerin subay ya da polis olması yasaktı. Kaldı ki Prusya imparatorluğunda zaten subay-astsubaylık mesleği (özellikle subaylık) junker denen bir kasta aitti. Kendi aralarında evlenir ve meslek olarak sadece askerliği düşünürlerdi.
      Yahudilikle ilgili anlatmadığı bir şeyde, Yahudilerin göç ettikleri ülkeye getirdikleri ticari canlılıktı. Alman prenslerinin ya da Avrupa krallarını belli dönemlerde Yahudiler göç etsin diye ayrıcalıklar getirmeleri boşuna değildi. Kıbrıs sorununu anlatan bir seminerde, gayet de Türkçü-Milliyetçi olan konuşmacı, Kıbrıs fethedildiğinde, adada ticaret canlansın diye, Beyrut'dan beş yüz Yahudi'nin adaya göç ettirildiğinden bahsetmişti. Sonradan Osmanlı'nın fethettiği her yere Türk yerleştirmediğini ama Yahudi mutlaka yerleştirdiğini öğrendim. Ayrıca 1492'de İspanya'dan sürülen Yahudilerin Ege denizi kıyılarına yerleştirilmeleri boşuna değildi. Osmanlı'ya mülteci ya da göçmen olmanın birinci şartı (hele de Gayrı Müslim isen)   vergi mükellefi olmaktı. 1848 ihtilallerinden  sonra göç eden Macar ve Polonyalılar için bile  bu şart bozulmamıştı.
         Hitler'in yazdıklarına etkilenen diğer faşist yazarlar da, zaten olan düşmanlıkları körüklemekle kalmamışlar, yeni düşmanlıklar da icat etmeye çalışmışlar, bazılarında başarılı olmuşlar, bazılarında olamamışlardır. Mesela Nihal Atsız, hayatı boyunca o Hitler kakülü gibi Hitler fikirlerinden de vazgeçmemiştir. (Yaşlandıkça kelleşen kafasında kakülü bir garip durmaya başlamıştır) Oğlu Yağmur'a yazdığı meşhur mektupta (son 10-15 yıldır inkar edilmeye başlansa da bu mektup gerçektir) Türklere düşman olmayan millet bırakmamıştır. Bunlardan Çerkezler ve Arnavutlar (özellikle Uzun Yayla Çerkezleri), ciddi manada Türk milliyetçisi ve Ülkücü-MHP'lidirler.
        Şimdi bu uzun eleştiriyi Etkilendikleri ve Etkileri  ile Başarısının Sırları başlıklı 2 yeni yazı ile devam ettireceğim.


28 Nisan 2018 Cumartesi

Sosyal Medyadan Dönüş Yok


 
Sosyal Medyadan Dönüş Yok
Sosyal Medyadan Dönüş Yok
En başta son olan rezaleti savunmadığımı ve asla savunmak istemeyeceğimi söyleyerek söze başlayayım.
Sosyal medya, her alan ve daha doğrusu her şey gibi dikensiz bir gül bahçesi değildir, asla olmadı.
En başından Twitter’da bot hesaplar ve trol ordularında trendlerin manipülasyonuna ve toplu spam saldırılarına alışıktık.
İnternet sitelerinin bizim profilimizi çıkardığını da biliyorduk.
Örneğin google’da bir kere mobilya aradıysanız ve bu mobilya ayakkabılıksa, size sürekli mobilya, ayakkabılık gardırop reklamları geliyordu.
Bu son facebook skandalında da  profil çıkarma olayı var. Şimdi olay en basit hali ile şöyle.
Antropoloji, etnoloji, psikoloji, sosyal psikoloji ve sosyoloji bilimleri çok gelişti.
Ülkemizde halen bu bilimlere gereken önem verilmiyor.
Sizi sosyal medyadan izleyen ve bu saydığım ve saymayı unuttuğum bilimden anlamasa da deneyimli bir kişi, sizin hakkınızda pek çok şeyi, sosyal medya davranışlarınızdan öğreniyor.
İbrahim Tatlıses, Mahsun Kırmızıgül,  Berdan Mardini vb Kürt olduğunu bildiğiniz sanatçıları dinlemiyor ya da size verilen müzik listelerinden siliyorsanız, sizde bir Kürt nefreti olduğu ortaya çıkıyor.

Bu açıdan Onedio testleri profil çıkarmaya çok uygun.

Bu son krizde de Cambridge Analiz, quiz, yani testlerden profil çıkarmış.
Hangi ünlü türkücüsün testinde, Kürt olduğunu bildiğin türkücüleri işaretlememişsen, senin üzerinde çalışmaya başlıyorlar.
Bulunduğun semtteki sekiz-on dükkânı olan market zinciri sahibinin Kürt olduğu haberini size sunuyorlar.
Haberin yalan olması, market sahibinin yedi göbek sülalesinde Kürt gelin ya da damat almamış bir Rizeli olması, haberi çıkaranların umurunda bile değil.
Hatta market sahibinin PKK’ya haraç verdiği de yazılıyor. Sonra bu bilgi siyaset alanında da kullanılıyor.
Zaten Tuncelili Alevi ve Kürt, Kemal Kılıçdaroğlu yüzünden CHP’ye oy vermeyeceğiniz belliyken, bir de Meral Akşener’in Kürt sevgisi varmış, DYP milletvekili iken bu yüzden İç İşleri Bakanlığı görevinden alınmış dedikodusu veriliyor size.
Cambiridge Analiz’in yaptığı tam olarak bu. Diyelim ki tam tersi Kürt ya da Kürtlere sempati duyan birisisiniz.
Bu sefer de başka bir profil çıkarılıyor, buna uygun yalan haber-reklam üretiliyor.
Bu seferde market sahibinin 1978 Maraş katliamına katılan ve Kürt düşmanı bir Irkçı Turancı olduğu dedikodusu çıkıyor, Aşener’in İç işleri bakanı iken fail-i meçhul cinayetlere kurban giden Kürt iş adamları hatırlanıyor vs vs.

Bu yapılanlarsa çok etkili oluyor.

Mesela hatırlarsanız facebook’un ilk yıllarında sürekli İsrail’i destekleyen, Yahudi firmaları adı atında uluslararası büyük yiyecek-içecek firmalarını n adları ve markaları dolaşıyordu.
Şimdi bu listeler pek yok. Pek çok markanın da Türkiye’ de satışları azaldı.
Çoğu Amerikan firması, Amerikan sitesine yapılan reklamlarla vuruldu.
Fast Food dediğimiz ayaküstü yemekte bile yerli restoran zincirleri üstün gelmeye başladı.
İşte bunu siyasette de yapıyorlar.
Cambiridge Analiz, bu manipülasyon sistemini kullanarak, A.B.D dahil 27 ülkede seçimleri Facebook üzerinden yönlendiriyor.
Üstelik Zuckerberk bile Hilary Clinton yanlısı iken. Üstüne üstlük olaya Rusya’da dâhil oluyor.
Trump, Amerika’nın bu kadar derdi varken, Orta Doğuyla, orayla, burayla uğraşma yanlısı değil.
Putin de trollerini olaya dâhil ediyor.
Kendisi Amerikan seçimleri umurumda olmadı diyor ama Rusya devlet başkanı dediğin Mozambik seçimleri için bile endişelenmeli.
Aynı manipülasyonları Hilary yanlıları da yaptı muhakkak.
Üstelik bütün klasik medya grupları da, Hilary’in yanındaydı.
Gene de Trump kazandı. Neo Liberalist politikacılar, Amerikan halkının da canını sıkmıştı.
Trump’ın politikaları da Neo Liberallerin canını sıkınca, skandal patladı.

Cambiridge Analiz’e gizli kamera çekimi yaptılar.

Skandalın patlamasının bir nedeni de klasik medya araçlarının dehşete düşmesiydi.
Oysa yıllardır aynı manipülasyonları onlar çok daha iyi yapıyorlardı. Üstelik bundan kaçışında yok.
Yalan haber çabucak gerçekmiş gibi tüm topluma sunulabiliyordu, Ahmet Kaya’nın başına gelenlerde olduğu gibi.
2006’da seçimler öncesi %47 anketinin uydurma olduğunu çok sonra öğrendik.
Sahte anketler yıllarca seçimlerden evvel halkı yönlendirmek için kullanıldı.
Kaldı ki onlarca gazete, dergi, televizyon, radyonun ortak yayını, muhaliflerin fikrini değiştiremiyorsa bile, bir çaresizlik duygusu yaratıyor.
Muhalif kişi, oy vermeye bile gitmeyecek kadar bezgin oluyor.
Oysa sosyal medya, kendisi gibi düşünen veya kendisi gibi zevk alan ve daha önce hiç tanımadığı insanlarla buluşma yeri oluyor.
Sonuç olarak medya devlerinin .sahiplerinin güçleri azalıyor.
Oysa eskiden medya patronları için dünya ne güzeldi.
Mesela Hakan Uzan, karısı Yeşim Salkım’la arası bozuk olan pek çok ünlü şarkıcıyı harcayabiliyordu.
Bu gün hiçbir medya kanalının ünlü bir şarkıcıyı ününden etme gücü yok.
Ünlü etme biraz, o da tam değil.
Televizyonlar bir tek dizi filmlerle etkinler, o da yavaş yavaş internete kaymakta. Politik güçleri de hızla azalmakta.
Son facebook krizine atlamaları da biraz da bu yüzden.
Lakin artık çok geç. Sosyal medya hayatımızda yer aldı. Artık her birey bir yayımcı, haberci, sadece haberi alan değil.
Facebook’u sil kampanyası bile twitter üzerinden yürütülüyor.
Ünlü brir yıldız (Adını hatırlayamadım özür dilerim), benim şu kadar twitter takipçim var, o kadar tirajlı gazete çok az, basınla muhattap olmuyorum demişti.
Artık vazgeçilmez hale gelen facebook değil ki, sosyal medyanın kendisi.
Zaten gençler İnstagram’a geçti, pek çoğu Facebook’u kullanmıyor artık.
Benim artık uzun süredir. Hürriyet gazetesini almamam gibi.
Bir zamanlar HBB,Teleon ve benzeri pek çok televizyon kanalı vardı, onlar artık yok ama televizyon halen var.
Belki facebook, yüz yılları deviren Times  ya da onun gibi basın yayın gibi kalacak, belki de silinip gidecek.
On sene evvel de herkesin elinde Nokia cep telefonu vardı, şimdi bu marka kimsede yok.
Rusya’da vk.com’un üye sayısı, Facebook’u geçmiş. Çin’de  Weibo benzer bir konumda.
Belki Türkiye’de benzer mecralar çıkar, sosyal medya olarak.
Artık sosyal medya çağındayız, yeni haber, eğlence mecramız burası.

21 Nisan 2018 Cumartesi

GÖNÜLSÜZCE BİR HİTLER, KAVGAM KİTABI İNCELEMESİ

1.BÖLÜM YAZMA SEBEBİM
     Önümde bir fotoğraf var. Yıl 1941, bir grup Alman çocuk, Yahudi bir kadını taşlıyor ve kovalıyor. Ari ırk masalı ile büyütülmüş çocuklar. Muhtemelen pek çoğu 4 sene sonra, son Berlin savunması için alelacele toplanan orduya katıldı. Ölmeyenler, esir oldu, esir olanlarının da yüze 90'ından fazlası köle olarak çalıştıkları Rusya-Sovyetler Birliğinde öldü. Altı buçuk milyondan fazla Alman savaş esirinden beş yüz bin kadarı, 1954'de Stalin ölünce ülkesine dönebildi. Çoğunun da anneleri, bacıları, teyzeleri falan, Sovyet askerlerinin tecavüzüne uğradı. Yaşadıkları şehirler bombardımanla dümdüz oldu.
      Şimdi bu çocuklara acımalı mıyım? Bir kaç sene öncesine kadar acırdım. Berlin'de Bir Kadın kitabını ya da Günter Gras veya Herinrich Böll'ün (veya 47'liler grubundan başka bir yazarın romanını okurken) üzülürdüm. Son bir kaç yılda yaşadıklarım ve gördüklerim bana, faşizme destek veren kitlelerin de, hatta onları iktidardan indiremeyen muhalefetin de, faşizmin suçlarına ortak olduğunu öğretti. 
        Son yıllarda garip bir akım var. Drasden bombardımanı bahanesi ile Almanlara acımak. 1945 Şubatının son günlerinde yaklaşık altmış bin insanın öldüğü bombardımana ağıtlar yakmak, internet ortamlarında, özellikle ekşisözlük'de çok moda. Teslim olmuş Hollanda'nın güzelim şehirlerine, hele de deneysel mimarinin ucubelik denecek kadar uçuk yapılarıyla dolmuş Rotterdam'a acımayıp, orta çağ Alman  kalıntıları ile dolu Drasden'e acımak, toplama kamplarında ya da Nazi bombardımanlarında ölmüş milyonlar yerine, en başından en sonuna Nazi destekçisi Drasden halkına acımak da bence Naziliktir.
           Çünkü Nazilere ya da Almanlara (veya bir şekilde faşist toplumlara) acıyanlar, aslına kendi içlerindeki faşiste acıyor, onlar için üzülüyor. Kendisi ya da kendileri de devasa ülkeler işgal etmek, sevmediği azınlıkları öldürmek istiyor. Hem de Hitler kadar vahşice yaparak. Lakin Hitler'in, Mussolini'nin, Kaddafi'nin, Saddam'ın ve onlarca diktatörün ve diktatör destekçilerinin sonuna uğramaktan korkuyorlar. Ülkelerinin bombalanıp, yıkılmasından,  esaretten, mahkemelerde hesap vermekten,  kadınlarının tecavüze uğramasından, kendi yarattıkları dehşetin kendilerine dönmesinden korkuyorlar. Sukharto yönetiminde 1965'de üç ayda beş yüz bin, bir yılda bir milyondan fazla solcu öldürenler yargılanmadıkları gibi,  aradan geçen yetmiş yıl sonra bile katliamcılar ülkede kahraman gibi görülüyor. mağdurların soylarından gelenler, siyasi haklarından mahrum,  öğretmenlik, gazetecilik gibi meslekleri yapmaları yasaklı bir halde yaşıyorlar. Üç senelik kanlı bir iç savaşta ve iç savaş sonrasında, sırf okuma yazma biliyor diye köylüleri, kilise nikahı kıymadı diye genç çiftleri katleden Franko hiç yargılanmadı. Maraş-Çorum katliamlarını yapanların çoğu ceza almadı. MOSAD, Eichman'ı ve pke çok NAZİ'yi, kulağından tutup, İsrail'e getirdi, yargıladı. Pek çok NAZİ ise hiç yargılanmadı. Hatta bazıları muhtemelen halen yaşıyor. 
      Buna rağmen NAZİ'lerin yargılanmasına üzülüyorlar, NAZİ'lerin ya da Mussolinin'nin yaptıklarını yapmak ve yaptıklarından yargılanmamak istiyorlar. Bir kısmı da olsa, zalimlerin yargılanması onları korkutuyor. Bu yüzden 12 Eylül rejimi Ülkücülerin bazılarını yargıladı ve astı, Endonezya rejimi işgal ettiği minicik Doğu Timor'u terk etti,  Franko rejimi demokrasiye geçişi yaptı vs vs.
          Dünyadaki tüm faşistler, Hitler ve Musolini'yi örnek alır, hatta sever. Biz farklı milliyetçiyiz, ithal ideoloji değiliz falan diye yalan söylerler. Giyimleri, söylemleri, jest ve mimikleri ile onları taklit ederler. Geçen yıldı galiba, dünya çapında, internet üzerinden Hitler'in doğum günün kutlayan gruba baskın yapılmıştı. İçlerinden 6 tane İsrailli Yahudi çıkmıştı. Tüm Yahudi dünyası şok olmuştu. Aslında şaşırmalarına  gerek yoktu. Onlar artık progrom denen katliam ve yağma olayları ile canlarından, mallarından olan, sürekli ülke değiştirip, vatandaşlık isteyen sefil Avrupa azınlıkları değildir. Azınlıklara haşmetle zulmeden ulus devletin çoğunluğunu oluşturan mutlu ve zengin bir kitledir. Bunların Nazizme sempati duyması, Avrupa'da yaşayan Türklerin, Avrupa'da sola, Türkiye'de sağa oy vermesi kadar normaldir.  Onlar Avrupa'da emekleri için varlıklarına katlanılan ve hor görülen göçmenler. Türkiye'de ise, üstelik sermaye sahibi ve zengin sayılabilecek kadar varlıklı, ülkenin çoğunluğu oluşturan etnik grubun bir üyesi. Avrupa'da türbanını bile çıkarmadan, Yeşillerin Ateist, Solcu ve Homoseksüel adayı için oy isterken, Türkiye'de sol, ateizmi, ibneliği yaygınlaştıracak diye yaygara koparır. Hatta Avrupa'da, belediyenin Cemevi'nin elektrik ve su parasını ödenmesini kendisi teklif eder, Türkiye'de Alevi düşmanlığı yapar. Yurt dışında grev, gösteri ve yürüyüşleri kaçırmaz, bunlar Türkiye'de olursa kıyameti kopartır. İşte Nazilik ya da Faşistlik böyle tatlı bir şeydir ki, güçlü olduğunu hisseden gurbetçi bile, Yahudi bile faşistlik yapmanın tadına varmak isteyebiliyor.
          Bütün bunların sonucu olarak, Hitler'in Kavgam adlı kitabı, son yıllarda Türkiye'de çok satılır oldu. Bu satış patlaması ilk önce 2001-2002 gibi AKP iktidarından hemen önce oldu. Bir sürü yayın evi, yeni baskılar yaptı. Uzun süre okumamakta direndim. Pek çok gencin Hitler benzeri sözler ettiğini duyduğumda ve okuduğumda (Örneğin iç savaşların ülkeyi güçlendireceği gibi saçma iddialar vs) daha da merak ettim. Kitabın baskısı, Almanya'da telifi ile ilgili meselelerden dolayı kağıt üzerinde yasak. Dolayısı ile piyasada bulunsa da, kütüphanelerde pek bulunmuyor. Böyle bir pisliğe para vermekte istemedim. Para verecek bile olsam bir kitapçıdan, ya da ödünç almaya bir kütüphaneciden bunu isteyemezdim. Derken bir akşam Olgunlar sokakta yırtılıp, atılmış olarak buldum. İtina ile birleştirdim, tamir ettim. Koca kitabın sadece 6-7 sayfası eksikti. Okumaya ve izlenimlerimi aktarmaya karar verdim.
          Aslında din ile ilgili yazı dizime devam edecektim, bu yazıyı ertelemiştim. Bir sohbet sırasında, bir kişi, Atsız hakkındaki yazıma öfkesini söyleyince, ben de bu yazıyı önceliğe almaya karar verdim.
Erkeklere Bağımlı Kadınlar
Malumunuz ünlü spikerlerimizden biri kendisine youtube kanalı açtı ve kızlara tavsiyler veriyor, makyaj hileleri falan gösteriyor.
Son videosu olay oldu. Konu, ilk buluşmaya giderken çantada neler olmalı.
Diyor ki, cüzdana gerek yok ama siz ne olur ne olmaz alın. Ardından da doğal bir sosyal medya linçi başlıyor.
Bu da çok doğal, hanım efendi kendi kalesine gol atıyor.
Ben ne linç kervanına katılacağım ne de bu hanımı savunacağım. Olayın başka yönüne bakacağım.

Aslında bu sadece bu hanımın düşüncesi değil.

Hem zaten erkek egemen sandığımız, benim penisperest dediğim kültürün bir parçası, hem de kapitalizmin ve şu anki iktidarın bize dayattığı bir zorlama fikir.
Muhafazakâr erkeğin kadında aradığı namustan önce, erkeğe bağımlılıktır.
Daha doğrusu namus sandığı şey, kadının erkeğe bağımlı olmasıdır.
Kadın çalışmasın, çalışsa da lükse alışsın, bu yüzden kocasına bağlı olsun.
Ya da boşanmış kadın, doğal olarak kötü kadın, kolay av olsun, yeniden evlenmeye mecbur olsun, evlenme olmasa bile birilerinin dostu olsun ister.
Boşanmaya korkan kadın, erkeğin hayalidir.
Dilediğince zamparalık yapsın, üstelik bunu göstere göstere yapsın, övüne övüne anlatsın, ardından karısının yatağına dönsün.
Hatta onu dövsün, ona sövsün, tanıdıklar ya da şikâyetçi olmaya gittiği karakoldaki polisler, kocandır affet diye barıştırsın, geri göndersin ve hatta zamparalıktan paraları tüketsin, karısı ile kapıcılık falan yapsın, karısı hiç bir şey diyemesin, tam bir erkek cenneti, kadın cehennemi.
Bu tip kadınlar giderek azalıyor, artık çoğu boşanma davasını kadın açıyor.
Gene de erkeğe bağımlı kadınlar var. Bunlar iki tip.
İlki baştaki gibi hayatında erkek olmadan kendini rahat ya da güvende hissetmeyen kadınlar.
Bunlar eski gelenekteki gibi yetişen, zorba bir ailede büyüyüp, hayatta kurtuluşu bir erkekte arayan kadınlar.
Bunlar giderek azalmakta. İkinci tip, lükse ve erkeğe bağımlı kadın tipi, bu tip kadınların azaldığını söyleyemeyiz.
Zira bu tip kadınlık biraz da kapitalizm tarafından pohpohlanıyor.
İşin ilginci, makyaj malzemesi, hijyenik kadın bağı gibi ürünleri satan firmalar, bağımsız kadın tipini desteklemekte.
Hele Orkid ve Molpet reklamlarını izlerken, sanki feminist bir devrim yaklaşıyor diyorsunuz.
Oysa ev eşyası ve mücevherat reklamlarında kocacımlı, sevgilimli reklamlardan geçilmiyor.
Geçenlerde bir halı reklamı izledim, kapanan İmar bankasının Macit Beni Otomobillendir reklamını hatırladım.
Bunun da sebebi şu ki, erkekler, kadının kişisel bakımından anlamadığından, bu tip durumlarda en ucuzunu alıyor.

Oysa mücevherde alacaksa en pahalısını, iyisini alıyor.

Ev eşyaları ve mobilyalarda da, ev sahipleri çalışan karı-koca ise basit desenli, uzun süre dayananı tercih ediyor.
Ev eşyasının parası erkekten çıkıyorsa, en şatafatlısı seçiliyor.
Bu tip kadınlar, çoğunlukla ergenliklerinde erken gelişiyorlar, uzun boylu oluyorlar ve daha lisedeyken erkeklerin dikkatini çekiyorlar.
Erkek çocukları birazcık sohbet uğruna harçlıklarını boşaltmaya razı oluyorlar.
Derken arabası olanlar, pahalı hediye alanlar falan derken, kendi kendisini zahmetsiz lükse alıştırıyorlar.
Sonra bunlar sevgililerinden genelde dayak ve kötü muamele görüyorlar, pek de şikâyetçi olmuyorlar.
Dertleri, en lüks arabaya onlar binsin, en son model telefonları olsun, en pahalı lokanta ve barlardan konum, history falan atsın da ne olursa oldun.
Zorba ve sosyopat erkekler bu her iki tip kadını da biliyor. İlkini zorba ailelerden, ikincisini de lüks yerlerden buluyor.
Öte yandan azalsa da popüler kültürde halen erkeği sömürme kültürü kadınlara aşılanıyor.
Olay sadece reklamlarla sınırlı değil. Film ve televizyon dizisi sektörü büyük  ölçü Sinderella konsepti ile işliyor.
Magazin dünyası ve sosyal medya, kocasının parası ile hava atan kadınlarla dolu.
Kadınlar, özellikle genç kızlar, erkekleri sömürmek ama esir olmamak, erkeği kendisine bağlamak ama erkeğe bağlanmamak istiyor.
Bütün erkeklerin bilip de, kadınların pek çoğunun halen anlamadığı şey şudur ki, bir insanın parasını harcarsanız, sizden maddi ya da manevi bir şeyler bekler.
Bu, biraz da harcadığınız paranın miktarına bağlıdır.
Şimdi bu satırları okuyan pek çok kadın, biz o şekil kadınlardan mıyız diye isyan edecekler.
Geçerli bir sebep olmadan bir erkeğin çokça parasını harcarsanız, sizi öyle görür.
Sonra da arkanızdan konuşur, gösterip de vermiyor diye. İnsanın bağımsızlığı biraz da parası ile olur.
Bağımsızlığı kazanmanın bir yolu da başkasının parasını ret edebilmektir.
Sadece para da değil, eşya, belli işleri becerebilmek falan da önemlidir. Kaldı ki erkekler de aptal değil.
Bunu okuyan hanımlara, dediklerimi dost acı söyler babında anlarsa sevinirim.
Sinan Kemal

14 Nisan 2018 Cumartesi

DİNİ İNANÇLARIMI KAYBETMEM 2 ALEVİLİK, İSLAM VE YAŞAM

            Din ile ilgili düşüncelerimin devamı uzun bir aradan sonra yazmaya karar verdim. Blogumun pek okuyanı yok ama olsun. Turan Dursun'u daha lisedeyken okudum. O yıllarda kafa karışıklığma yol açmıştı gene de çok etkilemedi. Sünnilerin çoğunun Aleviliği İslam dışı görmekte hakkı vardır. Beş vakit namaz ve Ramazan orucu bir yana,  Sünniliğin pek çok inanç akidesi Alevilikte bulunmaz. Turan Dursun'un Din Bu serisi o zamanlar biraz kafamı karıştırdı diyebilirim. Gene de dikkatli okumuştum ki, bazı bölümleri neredeyse bire bir kafamda kaldı. Mesela İslam'da ki pek çok kural ve akideyi, Sabii'lik denen bir inanca bağlamıştı. İskenderiye kütüphanesi yangınının Halife Ömer döneminde olduğunu söylüyordu. Buna benzer pek çok yalanını fark edince de, turan Dursun beni o kadar da etkilemedi.
      Üniversiteye evden ayrılıp, Isparta'ya gittiğimde,  benim için sorun, beni Sünni yapmaya çalışanlardı. garip bir şekilde benimle konuşunca, inançlarımı değiştireceğimi sağlayan çok kişiye rastladım. Uzun zun sohbetler, kafa ütelemeler, Alevilik üzerine en aşağılık dedikoduları gerçek gibi anlatmalar falan. İşin doğrusu beni zerre etkilemedi. Bir dinin peygamberinin katillerinin koyduğu akidelere inanıp, peygamberin yolundan gittiğine inanmak bana hep saçma geldi. Peygamberin damadı ve torunlarının babasının elinden tahtı alıp, kendi soyuna veren birisi ve onun soyunun koyduğu akideler, dinin temeli olamazdı. Uzun yıllar inançlı kalmamın sebebi, annemden aldığım Alevilik inancıydı.
        Öğretmen atandığım zaman, devletin verdiği lojmanda, apartman dairesini bir de beden eğitimi öğretmeni ile paylaşmak zorunda kaldım. Kendisi babasının torpili ile spor akademisini kazanıp, beden eğitimi okumuş ve ciddi anlamda şizofren birisiydi. Liseyi 5 yılda bitirmiş, üniversitenin 2. yılına kadar da baba parası ile çok rahat yaşamıştı.O seneden itibaren tahminim şizofreni başlamış, halüsülasyonlar görmeye başlamıştı. Bu halüsülasyonlar, sakallı, sarıklı birilerini görmeye başlayınca, kendisini ermişi-evliya zanneder olmuştu. Beraber yaşadığımız 3 buçuk ay süresince hep benimle didişti. Sonra anne ve babasının uzun uğraşları sonucu Isparta il merkezine tayin oldu. Aklımda hep torpilli evliya olarak kaldı.
        O küçük ilçede en yakın arkadaşım, dedem yaşında bir emekli öğretmendi. Onun diğer arkadaşlarımdan farkı, diğer Sünni arkadaşlarım beni Sünni yapmaya çalışırken, o Alevi olarak kalmamı isterdi. Bana okumam için Fuzuli'in Hakikat-ü Saada (Saadet ermişlerini bahçesi) kitabını vermişti. Çok etkilenmiştim, geri vermek istememiştim. Sonra ilçedeki bir müftülük çalışanı aracılığı ile almıştı. Sonraki yıllar çok aradım, tesadüfen buldum. Aleviliği merak edenlerin mutlaka okuması gereken bir eser. Beni çok etkilemişti.
        Sonraki yıllarda da beni Sünni yapmak isteyen çok olmuştu. En son olarak sevgilim istedi. Kendisi Süleymancı ve türbanlıydı. İlişkiyi en başta bitirmemiş olduğuma halen pişmanım.Ayrıntı anlatmak istemiyorum. Tek diyeceğim arada bir evlenme-boşanma yaşasam da, hale bunun izlerin taşıyorum. Hem ikimizi ayırmak için aleyhime dedikoduları ona ulaştırıyorlar, hem de bana başka kızları evlenmem için tavsiye ediyorlardı. Uzun süre etrafımdaki insanlara güvenmedim. Tanıştığımızda ben otuz iki, o yirmi dört yaşındaydı. Etrafımdaki insanların, özellikle sağcı olanların iki yüzlü olduğunu düşündüm. Halen de her zaman şüphelenirim. Sonrasında bir sürü insan, bekar olduğum için beni birileri ile tanıştırmak istedi, hep ret edip, kaçtım. Beni sürekli hırpalar ve aşağılardı. Daha önce kız arkadaşım olmadığından, bunları kadın kaprisi sanırdım. Sonra bana aşık olduğundan utandığını söyledi.  Ayrıldıktan sonra da uzun süre başka biri ile ilişki kuramadım. İlk krizde, inatta terk ettim, devamını getiremedim. Yeniden aşağılanmak istemiyordum.
          Dini duygularımın son şahlanışı, Sağlık Meslek lisesinde çalışırken oldu. Olay tamamen ortamdan etkilenmiş olmamdı. İlk önce caminin imamı seninle tanışmak istiyor diye çağırdılar. Yalan olduğunu bile bile, sırf hatırlarını kırmamak için gittim. Sonra her cuma gittim ve hatta cuma günü dersim yokken (evim okula yakındı) de gidiyordum. Hatta bir ara evde de namaz kıldım.
          Bırakmam önce her cuma namazdan sonra imamın para istemesinden bıkmamla oldu. Üstelik artık diyanet veya ona bağlı kurumlar için değil, tarikat yurtları, özellikle de FETÖ'ye bağlı kurumlar için de para istemeye başlamıştı. Sonra sıkıldım, ben de farzlardan sonra kaçar oldum. Sonra evde kılmayı bıraktım.
          Tamamen bırakmama ise, kardeşimin yanına Kars'a gitmem vesile oldu. Sondan bir önceki camiye gidişim oldu bu.Cami ile aramda bayağı mesafe vardı. o sırada cemaat, okunan ezanla beraber abdest alıyordu. Cemaat, uzun uzun abdest aldı,camiye girdi. Çok fazla zaman geçmeden ben de cami avlusuna girdim. Cemaate yetişeyim diye çabucak abdestimi aldım, içeri girdim, bir de ne göreyim. Cami boş, imam bile yok ortada. Uzaktan gördüğüm akdarı ile en az 10-15 kişi olan cemaat, öyle hızlı namaz kılmıştı ki, bunu şeytan bile zor görmüştü muhtemelen. Demek ki namazın tek amacı gösterişti. Göstere göstere namazını kılan cemaat, içeri girince hemen kaçmıştı. Günlerden cuma mıydı, çok net hatırlamıyorum. Cuma değil, sıradan bir öğle namazı da olsa, durum çok garipti. Demek ki amaç kendini camide göstermiş olmaktı. Bir daha da camiye gitmemeye yemin ettim.
        Bu yeminimi daha sonra bir dostum için ilk ve umuyorum ki son kez bozdum. Samimi bir arkadaşım, namaza başladığımı biliyordu. Beraber bir cuma günü Kırıkkale'den Ankara'ya gelmiştik. Kızılay'da Metro istasyonundaki camiye sürükledi beni. Bu yaptığı beni dinden ve camiden biraz daha soğutmak oldu. Sebebi de caminin içinin o kadar da dolu olmaması idi. Oysa bu caminin cemaati her cuma, istasyonun güney ucundaki tüm merdivenleri kapatıyordu. Daha sonraları da dikkat ettim, merdivenlerden bazen caminin içi görünüyordu. Caminin içi boş da olsa illa birileri dışarıda namaz kılıp, insanların yürümesine engel olma hakkını kendisinde buluyordu.
         Bu olaydan sonra da dinin insanların veya toplumların işleyişinde hayati rolü olduğuna dair inancım azalmaya başladı. Bu konuda düşünmeme sevk eden ilk kitap, Berlin'de Bir Kadın adlı kitaptaki bir bölüm oldu. Kitap, 2. dünya savaşının sonunda, Rusların Berlin'e girdiği günleri anlatıyordu. Kitabın bir yerinde Rusların şehit arkadaşları için bir anıt mezar yapmıştı. Kadın buna şaşırmıştı. Çünkü Almanlara, Komünist ve Ateist Rusların, ölülerini yaktıkları ya da çöpe attıkları söylenmiştir. Ben de bu konu üzerinde düşünmeye başladım. Maneviyat için din şart mı?

12 Nisan 2018 Perşembe

Çocuklar Sana Emanet Filmi ve Çağan Irmak Sineması Üzerine
Bu film üzerine bir yorum yazmak için geç mi oldu bilmiyorum. Film halen de vizyonda.
Tam da sınav haftasındayız ve okulda pansiyon nöbetlerim de arka arkaya geldi. Şu anda nöbetteyim.
Hafta sonu olduğu için ortalıkta öğrenci yok ve ben işimi rahat rahat yapabiliyorum.
Salı günleri dersim yok bu dönem.
Pazartesi günü pansiyon nöbetimden çıktım ve Facebook kan gönüllüleri sayfasından bulduğum bir hastaya trombosit (sarı renkli olmakla beraber, beyaz kan denen şey) verdim ve ardından da öğleden sonra filmi izlemeye karar verdim.
Türkiye’nin pek çok yerinde olduğu gibi filmi izlemeye bir alış veriş merkezine gittim.
Malum, başka yerde sinema kalmadı. Biletimi aldım ve salona geçtim.
Hafta içi ve öğle vakti olduğu için avm ve sinema boştu, benim olduğum salon bomboştu, tek ben vardım.

Hatta bir görevli içeri girdi ve beni görünce çıktı.

Film başlamadan evvel uzun uzun reklamları izledim. Bir de bu çıktı.
Para veriyorsun bir de televizyon ya da internette izlediğinden fazla reklam izliyorsun.
Üç tane gelecek program filmi izledim ve üç filmi de izlememeye karar verdim.
Biri henüz daha yeni bitmiş Afrin operasyonunun filmiydi.
Daha Afrin merkezine girileli bir hafta olmadı, filmi geçtim, fragman görüntülerini ne zaman çektiniz?
Muhtemelen gündemden yararlanma filmi. Diğeri de absürt, yöre şiveli bolca bel altı esprili bir filmin tanıtımı.
Küfür dinlemenin nesi zevki anlamamam zaten?
Ayrıca bu tür filmler sinemada izlemesen de, televizyonda zaplasan da bir şekilde karşına çıkıyor.
Mesela Recep İvedik’in ilk 3 serisini, Hababam Sınıfı 3 buçuk ve böyle birkaç absürt filmi, Ankara-Kırıkkale otobüslerinde defalarca izledim.
Üçüncüsü de Hülya Avşar’ın filmi. Sözüm ona hayat hikâyesini anlatıyor, Türkiye güzeli seçilmesinden itibaren.
Bütün jüriyi tanıdığını ve buna rağmen boşanmış dul olarak (yarışmanın şartlarındandı o zamanlar) yarışmaya katılıp, birinci yapıldığını, ardından da basında ha bire tacı çalınan güzel diye reklamının yapıldığını anlatmıyor.
Sonra bir film çekeyim demiş, onlarca film çekmiş. En son 2004 Kalbin Zamanı ile bitiriyor filmografisini.
2004’den sonra da film yaptı ama o filmleriş yapmadığından saymıyor.
Kalabalık bir sülaleymişler de, ailede ona Terekeme derlermiş. Hani Kürt’tünüz, hep ununla övünürdün?

Tabi, çözüm süreci denen saçmalık bitti.

Sonra taklit edilmeyen tek şey samimiyettir sözü ve elinde Atatürk resmi olan bir çocuk görüntüsü.
O dediğiniz cesaret, cesaret, taklit edilmeyen tek şeydir.
O kadar reiscilikten sonra fazladan iki bilet satacağım diye Atatürkçülük iması size yakışıyor mu Hülya Hanım?
Sonra nihayet filme geçiyoruz.
Yazıyı okuyanların sözü filme getirmemi beklemesi gibi ben de filmin başlamasını bekledim.
Filmin başında ana karakter zincirlerle bağlı, elinde çekiç var.
Ege şiveli biri tepsi ile yemek getiriyor ana karaktere önce, sonra geri bas, geri bas diye bir değnekle kovalıyor.
Anlıyoruz ki final ya da finale doğru bir sahnenin bir kısmı.
Sonra tipik karakter tanıtımı ile klasik bir Çağan Irmak filmi başlıyor.
İyi eğitimli, iyi gelirli bir beyaz yakalı (iç mimar), çocuğu olmayan, çok sevilen bir eş, egede bir köyde geçirilmiş çocukluk, halen arada gelinip, gidilen akrabalar ve üzerine olmaz sa olmaz yetmişli yıllar Türkçe pop şarkı.
Bir tanesi de filmin tema müziği. İçinizden bu kız ölecek diyorsunuz, film klişesidir.

Bu kadar birbirini seven çiftten biri mutlaka ölür.

Sonra o Ege kasabasına gidiyorlar arabayla, kesin kazada ölecek diyorsun. Öyle de oluyor.
Kazanın oluş şekli, emniyet kemeri temalı kamu spotu gibi. Kazada bir de çocuk ölüyor.
Babası öfkeli falan, sonra depresyona giriyor, halüsülasyonlar görüyor.
Çağan Irmak’ın Prensesin Uykusu filminden beri sürekli kullanmayı sevdiği animasyonlar işin içine giriyor.
Adamımızı cinci kocakarıya götürüyorlar.
Buradan itibaren finale atlayacağım.
Önce şunu söyleyeyim ki, Mustafa Hakkında Her Şey filmindeki gibi olay, çocukluk suçlarına dönüyor.
Karakterimiz, hakkındaki her şey üzerine film yapılan Mustafa gibi cinayet işlemiş, bu sefer kötü adamı öldürmüş.
Kötü adamın görüntüsü belirişiz de olsa, oyuncuyu Yetkin Dikiciler. Çağan’ın Ulak filminde de kötü oyuncuydu.
Finalde görüyoruz ki cinci kadın, yani Şerif Sezer, cinci değil, şaman. Sibirya’nın bağrından gelmiş gibi bir görüntüsü var.
Dedemin İnsanlarında açıkça tüm insanlar kardeştir, hatta Türk-Kürt kardeştir mesajı veren Çağan, bu sefer titre kendine dön mesajı mı veriyor acaba diye düşündüm.
Sonra birden fark ediyorum ki adamımızın elindeki çekiç Demirci Kawa’nın çekici.
Hani acımasız Asur kıralı Dehak’ı tahtından eden Kawa. Filmde de çekiç, acımasızca kötünün kafasında patlıyor.
Öyle herkesin anlamayacağı, anlamayanların da kolay kolay yorumlayamayacağı bir mesaj bu.
Prensesin Uykusunda, Aziz’in bir sözü vardı.
Normalde masallar uyutmak için anlatılır, ben uyanman için anlatıyorum diyordu.
Uyanmak ve düşünmek lazım.
Son olarak,  bir ara izleyemediğim diğer Çağan Irmak filmlerini izleyeyim.
İnternetten baktım, 3 tane var. Bence halen en iyisi Prensesin Uykusu.