kurtuluş savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kurtuluş savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mayıs 2023 Pazartesi

MEĞER BUNLAR KURTULUŞ SAVAŞINA DA DÜŞMANMIŞ

 


İktidarın seçim stratejisinin sonradan vatandaşlık verilenler üzerine olduğu kesinleşmiş gibi. Bu da muhalefet için yeni bir mücadele alanı açıldı demektir. İşimiz zor ve acil. Elde olan muhalefete destek fazlası ile acil.

Karşımızda nasıl bir canavar olduğunu yeni yeni anlıyoruz. En basitinden keşke Yunan kazansaydı dedikten sonra geberen eski fesle gezen sözde tarihçinin komik bir iddiası vardı. Ünlü İngiliz şair ve yazarının aslında Arap olduğu ve adının Şeyh Pir olduğunu söylemişti. Pek çok kişi onun bu deli saçması sözlerinin sebebinin bunaması ya da delirmesi olduğunu düşünülmüştü. Oysa bu iddiayı ortaya atan, Atatürk ve kurtuluş Savaşına düşman, Mısırlı bir şeyh ve onun Kurtuluş Savaşı zaferinden sonra İstanbul'da şeyhinin yanına kaçan müridine aitmiş. Yani feslinin keşke Yunan kazansaydı lafı boşuna değilmiş, sahiden de Yunan kazansın istemiş. Feslimiz de harbiden bu Mısırlının müridiymiş. 

Yani Fesli ve çevresindekiler, sahiden İngiltere Kraliyet ailesinin gizli Müslüman olduğuna inanıyor ve Kurtuluş savaşının kazanılmasına üzülüyormuş.

Yani Atatürk'e sadece batılılaşma yüzünden düşman değillermiş. Tıpkı sarayında bir ambulansın içinden kaçıp, İngiliz gemisine sığınan son padişahları ile aynı zihniyetteymişler.

Bir de bu Fesli tarihçi ve yazarın, Hataylı filozof ahbabı, eski solcu, kırkından  sonra sağcı ahbabı Cemil Meriç var. İkisi birde malum Sait'in müridi olurlar. Bu şahıs meğerse Hatay'da, Türkiye'ye katılmaya çalışan Hatay devletine darbe yapmaya kalkmış. Hayatı boyunca da bir Fransız ajanı olarak kalmış, sosyalist olarak bir şey yapamayınca, dinci olmasıymış. Zira kitaplarında Fransız aydınlanma filozoflarına hakaret eder, onlarla ilgili yalanlar söylerken, Hatay'ı yöneten Fransız devleti aleyhine pek bir şey yazmaz.

Ateist Fetöcü Orhan Pamuk'un icadı Türkiyeli olma lafı da aslında ülkemizi işgal ile ilgili. Hadi Suriye ile Afganistan'dan geliyorlar; Pakistan'dan niye geliyorlar? 

Son olarak, o Tiktok videolarından da para kazanıyorlar. Çünkü Türkiye'de kadınların sokakta giydi elbiseli fotoğrafların olduğu basılı kağıtlar, Pakistan'da porno dergi sayılıyor.



3 Şubat 2020 Pazartesi

HASAN TAHSİN'İN ÇİĞNENEN ONURU


15Hasan Tahsinin Çiğnenen Onuru Mayıs 1919'da Yunan birlikleri İzmir'e gösterişli bir törenle girdi. Bu gösterişi bozan bir kişi vardı. Tabancası ile sancak taşıyan eri ve bir kaç kişiyi öldüren, sonrasında da Yunan erleri İzmir'in yerli Rum halkı tarafından linç edilerek öldürülen gazeteci Hasan Tahsin.

Hasan Tahsin'den önce de düşmanlarla çatışma olmuştu şüphesiz. Sonuçta Anadolu halkı  buna tepkisiz kalamazdı Aslında hiçbir halk tepkisiz kalamazdı. 
Lakin Hasan Tahsin gibi cesurane bir tepkiyi de pek az kimse vermiştir ve hatta Kurtuluş Savaşında bile tektir.
Fransız General D'Esperey, beyaz bir at üzerinde, İstanbul Beyoğlu'nda gösterişli törenler yapmıştır, acaba bir Hasan Tahsin daha çıkacak mı diye. Yunanlılar da işgal ettikleri şehirlerde benzer törenlerle girişlere devam etmişlerdir, bir Hasan Tahsin daha çıkmamıştır.
Hasan Tahsin, bir intihar komandosu değildi. İntihar komandosu anında ölür ve acı çekmez. Bulunduğu konumun etrafındaki bir avuç insanı hedef alır ve cürmü kadar yer yakar. Düşmanla bire bir dövüşme cesareti yoktur onda.

Hasan Tahsin'in amacı bir parlayıp, bir sönen direniş parçaları yerin, büyük bir toplumsal infial (uyanış) yaratmaktı. Kendisi de bunu başardı.
Buna rağmen 1970 öncesi kaynaklarda adı pek geçmez. Buna pek çok sebep söylenir. En fazla da, binlerce Türk'ün öldüğü katliamının bir Türk'ün suikastı ile başladığını saklama çabası olduğu söylendi.
Öte yandan sebebi bu ise, Yunan veya diğer batılı kaynaklar neden Hasan Tahsin'den bahsetmemişti?
Gerçek sebep Hasan Tahsin'in Sebataycı olmasıydı.
Sebataycıların zor anlaşılma sebebi, mantığa uymayan insanlar olmasıdır.
Şimdi Aristo'nun mantık üzerine koyduğu üç kural vardır:
1)Bir şey ne ise odur. A, A'dır.
2)Bir şey kendisi olmayan olamaz. A, A olmayan olamaz.
3)Bir şey hem kendisi, hem de kendisi olamayan olamaz. Hem A, hem A olmayan olunmaz.
Bunu hem Müslüman, hem de Müslüman olmayan olunmaz, dolayısı ile hem Yahudi, hem Müslüman olunmaz diye okuyabiliriz.
Oysa Sebataycılar hem Müslüman, hem Yahudidir. Zira onlar Yahudilere göre Müslüman, Müslümanlara göre Yahudidir.
Çünkü Sebataycılık sadece Yahudi iken Müslüman gibi görünmek değildir. Aynı zamanda İslam'a ve Muhammed'in peygamberliği gibi pek çok şeye inanmayı da içerir. Başka türlü olsa, rahatça İsrail'e göç ederlerdi.
Kaldı ki Osmanlı devleti, Yahudilere karşı o kadar hoşgörülüydü ki, Yahudiler, altı yüz küsur yıllık Osmanlı tarihinde hiç isyan etmeyen tek millet Yahudilerdir. Kaldı ki Sebataycıların büyük çoğunun yaşadığı Selanik şehri, 1492'den 1913'de Yunanistan işgaline kadar nüfusunun çoğu,  Sebataycıları Müslüman saysak bile, Yahudidir.
Onlar ölümden korktukları için değil, Sebatay Sevi'nin peygamberliğine inandıkları için öyle yaşamışlardır.
Üstelik Sebataycılar ya da mürtediler (veya Dönmeler) kendilerini o kadar da iyi gizleyememişlerdir. Osmanlı kayıtlarını ve soy kütüklerini itina ile takip etmişlerdir.
Osmanlı'da hatta Selçuklu'da dinsel ve mezhepsel ayrım hep vardı. Faşizm her ne kadar 20.yy'da politik bir ideoloji olmuşsa da, İngeborg Barchman'ın dediği gibi faşizm iki kişi arasındaki ilişkiden başlar.
Hasan Tahsin'in tekrar hatırlanması ve heykelinin sancakarı öldürdüğü ve linç edildiği yere gömülmesi; İzmir'in kurtarıldığı gün, Sakallı Nurettin Paşa tarafından linç ettirilen metropolidi Hristosmos Kalafattis'in (not; Nurettin Paşa İstanbul'dan gazeteci Ali Kemal'i (şu anki Büyük Britanya-İngiltere başbakanı Boris Johnson'ın dedesi) heykeli Atina'ya meydana yapılınca; İzmir Konak meydanına da onun heykeli kondu.

ŞimdHrisostomos Kalafatis ile ilgili görsel sonucu"ilerde ise onun yaptıklarını kökenleri yüzünden tekrar  gözden düşüyor.
Solcu görünen faşist yazarlar Yalçın Küçük ve Soner Yalçın, bu insanları tekrar faşizan öfkenin hedefine koydular. İstanbul Bülbülderesi'ndeki  meşhur mezarlığı, o mezarlığın hepsinin Sebataycılara ait olmadıklarını bile bile,  taşlardaki isimlerden listeler hazırlamak için uğraştılar.
Oysa ülkedeki her etnik topluluk gibi onlar da başkaları ile evlenmişler, onlarla akraba pek çok kişi de bu ikili sayesinde damgalanmıştı.
İlginçtir Soner Yalçın pek çok kişiyi Sebataycı diye damgalarken, Hasan Tahsin'e çok az yer ayırmıştır, sadece Bülbürderesi mezarlığında bir taşı (naaşı değil) olduğundan bahseder.
Hasan Tahsin cesur bir adamdı, kökeni ne olursa olsun, gerçek bir vatanseverdi. Adını daima saygı ile anmalıyız.


7 Kasım 2019 Perşembe

NUTUK VE ORHUN YAZITLARI KARŞILAŞTIRMASI 2



Nutuk ve Orhun kitabelerini, özellikle bloguma epey bir zaman önce yazdığım ilk yazı ilgi çekince, o  zamanlar atladığım bazı şeyleri de eklemek istedim. O ilk yazıda eksik kalan bir şeyler vardı.
En başta Twitter'da birisi bana, Atatürk'ün meşhur Hattı Müdafa Yoktur, Sathı Müdafa Vardır, O Satır Bütün Vatandır diye özetlediği savaş taktiğini, Orhun Kitabelerinde anlatılan ve düşmanı yayılarak savaşma olarak geçtiğini ve ilhamını buradan aldığını yazıyor. Doğrudur ve benim anlamam da normaldir. Benim bütün askerliğim, altı ayı çavuş olarak geçen, sekiz aylık askerliğimden ibarettir. Bunu da yazmasam  olmazdı.
Bence Atatürk belli ki Samsun'a çıkmadan çok önce Orhun kitabelerini okumuştu. Kitabelerde Bilge Kağan'ın ilk önce Türk boyları arasında birlik sağlama ve bir çeşit boylar arası meclis kurma çabası olduğunu görürsünüz. Özellikle Bilge Kağan yazıtının, tıpkı Nutuk gibi, çok azı yapılan savaşlara ayrılmıştır. Orhun yazıtlarının ve Bilge Kağan yazıtının büyük bölümü, diğer boylarla uzlaşma çabası görürsünüz. Nutuk'un da en büyük kısmı, 27 Aralık 1919'da Atatürk'ün Ankara'ya gelişi ile, 23 Nisan 1920'de meclisinin açılışı arasındaki süreyi anlatır.
Her iki yazıtta da, düşmanı sadece oyalayan gerilla savaşı yerine, düzenli ordu oluşturma çabaları içerir.
Yurtta sulh, cihanda sulh ilkesinin de Orhun yazıtlarında olduğunu görürsünüz. İslam öncesi çağdaki Türkler, şimdilerin Turancıları gibi sürekli savaş ve yağma meraklısı değildi.
Kaldı ki böyle Karaib korsanları gibi sadece ya da parasız kaldıkça yağma yapan bir topluma dayalı devlet düşüncesi çok mantıksızdır. Bilge Kağan yazıtında Çinlilerle ticaret yapalım, oradan kervanlar gelsin, biz onlara kervan gönderelim, der.

Cengiz Han ile ilgili, Moğolların Gizli Tarihi adlı kitap, böyle bir devlet fikrinden bahseder. Cengiz'in vasiyeti olan Altın Defter'de ise pek çok boya toprağa yerleşme yasağı getirilmiş, atlar ve bakımı ile ilgili işler kölelere yasaklanmıştır. Oysa daha Cengiz'in ölümünün ardından elli sene geçmeden çoğu Moğol, çoktan şehirlileşmiştir bile.
Bu yüzden Atatürk, İzmir iktisat Kongresinde: Kılıç sallayan el, zamanla zayıflar, saban tutan el ise gittikçe güçlenir. Biz Anadolu'yu saban tutan bir avuç köylü sayesinde elimizde tuttuk, demiştir.
Son bir husus da, Atatürk ve İnönü arasındaki arkadaşlığı, Bilge Kağan ile Tonyukuk arasındaki ilişkiye benzetirim. Bilge Kağan'a baş veziri ve kayın pederi Tonyukuk'a her zaman güvenmiş, dargın olduğu, görevden uzaklaştırdığı (Anıtları arasındaki mesafenin uzaklığını buna yorumluyorlar) halde her zaman ikinci adamı yapmıştır.
Lenin'in ikinci adamı görünüşte Troçki'ydi. Ama Troçki, Bolşeviklere, Şubat devriminden sonra katılmıştı ve daha öncesinde bir Menşevikti. Lenin onun için; Troçki aramıza en son katılan Bolşeviktir ve şüphesizdir ki en yetenekli Bolşeviktir, demiştir.
tonyukuk heykeli ile ilgili görsel sonucu
İkinci adamı olmaması, devlet adamlarına hep dert olmuştur. Kendilerinden sonra ideoljilerinin hatta devletlerinin yıkılma, demokrasiye geçememe tehlikeleri hep vardır.  Yugostlavya, Tito'dan sonra kendisine lider bulamadı ve 1990'da Sovyetlerin yıkılışından sonra iç savaşa sürüklendi.
Atatürk, şoven duyguları kuvvetli birisiydi. Yazıtları okuduğunda muhtemelen çok etkilendi. Belki de Göktürk alfabesini de denemek istedi. Lakin arada pek çok engel vardı.
Bir kere bu alfabe, taş ya da ağaca kazınmaya uygundu, yazımında arada boşluklar yoktu. Ayrıca aradan geçen bin yıldan uzun süre, bazı yeni sesleri Türkçe'ye girmesi ve bazı seslerinde Türkçe'den (en azından Türkiye Türkçesinden) çıkması, bu alfabeyi günümüz için kullanılamaz hale getirmişti.
Latin harfleri ile yazılan Türkçe'nin noktalı harfleri (hani internette kullanılamayan ş, ü (büyük), u (küçük), ğ gibi harflerin eklenmesi de, Latin alfabesi ile Göktürk alfabesi arasında ortak nokta bulma çabası olarak görülebilir.
Son olarak ilk yazı için: http://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/nutuktan-akildakalanlar-ve-orhun.html