27 Şubat 2026 Cuma

LOLİTA-ROMAN VE FİLM OLARAK SANAT NE KADAR MASUM?



Lolita adı, Rus kökenli Amerikalı romancı Viladimir Nobokov'un bir romanının adıdır ve bu roman için türetilmiş bir addır.  Romandaki (ve filmdeki) kızın asıl adı Dolores'tir ve annesi ona Loli diye hitap eder. Romana özel Lolita adı,  çocuk ergen cinselliği ile ilgili konuların genel adı oldu. Burada sanat ne kadar masum yada suçlu; bunun için 2 filmi (1997 yapımı Adrian Lyne ve 1962 yapımı Stanley Kubric) ve yıllar önce okuduğum orijinal romanı, hatılardığım kadarı ile yorumlayacağım.

Roman, fazlasıyla eril bir dille, sapık Humbert'in kendi bakışından yazılmış. Romanda, Lolita ile tanışması neredeyse romanın ortalarında oluyor. Humbert, çocukluk aşkı ile sübyancılığını aklileştiriyor. Hayatı boyunca kız çocuklarına ilgi duyuyor ama eline fırsat geçmiyor. Bir keresinde parkta paten kayan bir kız çocuğuna halleniyor ve ereksiyon olunca,  bunu saklamak için iki büklüm katlanıyor. Kadının biri yanına geliyor, ne olduğunu soruyor, cevap veremiyor. Lolita'nın evine pansiyoner olduğunda da ikide bir kızı dikizliyor. Kızın da sübyan haline hayran, ondan bir çocuk yapıp, sonra o çocuk on yaşlarına gelince, ona hallenmeyi falan düşünüyor. Roman da en başından ahlaksız bir roman, her ne kadar Nobakov bunun aksini savunsa da.

Hem romanın, hem de filmleri izlerken aklıma gelen bu kızın dayısı, amcası, halası, teyzesi yok mu; ya da çocuk şehir şehir gezerken, Amerikan sosyal hizmetleri bu duruma bir şey demiyor mu sorusu aklıma geldi. Sonra kız çocuğu bir anda yok oluyor, polis üvey babayı sorgulamıyor (romanda ve filmlerde.) Bu sürede çocuk (romanda 12 yaşında, filmlerde 14) okula nasıl gidiyor; bunu soran niye yok? Bir kız çocuğu kaybolduğunda, tüm medyanın (o dönem için gazete-radyo ve televizyonun) seferber olması gerekmez mi? Bir sürü sübyancının fark ettiği şeyi, polis ve resmi makamlar neden bilmiyor?

Her iki filmde de, Lolita'yı oynayan kız, fazla gelişmiş, bir kız çocuğundan çok, yetişkin bir kadın gibi davranıyor. 1997 yapımı Lolita'yı oynayan oyuncunun yetişkin olduğu çok belli. Romanda annenin şişman bir kadın olduğu özellikle belirtilse de, her iki filmde de zayıf kadınlar anneyi oynamış. Oyuncu kadınlar, bu günün ölçülerine göre yeterince zayıf, 1960'lar ölçülerine göre sıska sayılır (yaşlarına göre). Romanda Humbert, kelli-göbekli, özel dersle geçinen bir aylak, bir serseri; filmlerde yakışıklı ve itibarlı bir akademisyen. Yüzünde hiç kötü niyet okumuyoruz, kıza kötüşük ediyormuş gibi hali de hiç yok. Adrian Lyne'nin filminde evde annesi ve hizmetçi varken, pansiyoner adama asılıyor, resmen kucağına atlıyor. Kubric'in filmindeyse Lolita, ilk yaşlı sevgilisinin kendisi olmadığını, eve daha önce girip, çıkan tüm erkeklerle işi pişirdiğini söyleyip, Humbert'i aşağılıyor.

Bu yazıyı yazmak aklıma, Epstein'ın uçağının, daha doğrusu uçak filosunun adının Lolita Airnes (havayolları) olduğunu, kız çocuklarının bedenlerine, romanın İngilzcesinin pasajlarının dövme olarak yadırıldığını ve Epstein'de bir Lolita romanları (çeşitli dil ve baskılarda) koleksiyonu olduğunu öğrenince, bu yazıyı yazmak istedim. Bir şeylerin sanat olması, onu masum yada dokunulmaz yapmamalı.

Kapitalizm, dinler ve benzeri tüm kurumlar da ellerini çocuklardan çekmeli.

26 Şubat 2026 Perşembe

HATAYI DAHA BÜYÜK HATAYLA KAPATMAK

 


Çok sayın iktidarımız zaten hatayı hatayla kapatmayı alışkanlık haline getirmişti uzun süredir. Hatalar büyüdükçe, hataları örten hatalar da büyüyor. Ancak ilk defa hatadan daha büyük hata yaptı ya da yaptılar. İmamoğlu'na ceza vermelerinin sebebi (gerçi onaylanır mı, temyizden dönermi, şimdilik belli değil) besbelli ki altı yaşındaki çocuğun cinsel istismarı (evlilik dememeli şu sapıklığa ) olayı unutturmak. Böylece muhalefete bir de değil, birkaç kahraman kazandırdılar ve olayı da pek unutturamadılar. Ortalığı karıştırarak, bir şekilde sıyrılma derdinde. Artık verecek vaadi de yok. Yerli ve milli arabaya binen yok. Her taraftan petrol-gaz çıkıyor ama ucuzlayan bir şey yok. Yeni senaryoları hep muhalefet yazıyor, oyunları muhalefet kuruyor. İktidarın tek şansı, muhalefeti karıştırmak ya da yok etmek. Bunu da yapması çok zor. Bu aşamadan sonra harcanan adayın yerine yenisi, kapanan muhalefetin yerine yenisi gelir. Bu aşamadan sonra iktidarın tüm oyunları, uzatmaları oynamaktadır. Şu andan itibaren muhalefetten parçalar koparabilir ama muhalefeti dağıtamaz. Yok edeceğin muhalefetin yerine başka bir muhalefet anında gelecektir. Mevcut muhalefeti yok etmek, ortalığı daha da karıştıracaktır. Bundan sonraki her karışıklıktan, iktidar ve ortakları zararlı çıkacaktır.

(2022 Aralık ayında, başka bir blok için yazmıştım.)

24 Şubat 2026 Salı

ÜLKÜCÜLÜĞÜ BİTİRECEK CİNAYET



 Bizim gibi geri kalmış ülkelerde, siyaetin, cinayete dönüştü, örgüt iç çatışmaların da cinayetle son bulduğu, bu cinayetlerin de kalleşçe olduğu çok oldu. Cinayet sonrasında oluşan bu büyük sessizlik, bir ilk. Her infazda, öldürülenin suçu açıkça ilan ediliir, özellikle iç infazlarda. Hasımsa zaten hasımdır.

Sinan Ateş cinayetinden bahsediyorum. Bu cinayetin MHP ya da Ülkcülüler arasındaki etkisini değil de, Ülkü ocaklarına gitmeye yeni başlamış 13-15 yaşındaki sabi-sübyanlara etkisini düşündünüz mü hiç? Adamı aşağılık bir uyuşturucu satıcısına öldürttüğünüz Sinan Ateş'in ardından,  Öğretim üyesi olduğu Hacettepe üniversitesinin bile bir başsağlığı dilememesine ne demeli? Katillerin. özel harekatın arabası ile Ankara'ya getirilmesi, MHP milletvekilinin evinde yakalanması vs vs..

Bu cinayetin bir ilk etkisi var,  şok dalgası. Asıl etkisi ise onlarca yıl sonra ortaya çıkacak, Ülkücülüğü yok edecek etkisidir. MHP, sağda neredeyse tek parti kaldığı halde, asla iktidarın başat partisi olamadıysa, 1995 ve 2002'de baraj altı kaldıysa, 1978 Maraş katliamının unutulmamasıdır. Ordunun şu anki halinin sebebi de 12 Eylül işkencleri ve özellikle Erdal Eren'in asılmasıdır. İşlediğimiz her suç, toplumsal belleğe kazınır. Birbirimize karşı işlediğimiz suçlar ise, bizi parçalar ve küçültür. Şimdi her Ülkücünün aklına bu cinayet gelecek. Zaten oy ve itibar kaybeden MHP ve Ülkücülük, zamanlar sağcılık, yok olmasının başlangıcını bu olay olarak almalıdır. Zira bu iç kavganın en haince olanıdır ve insanların birbirine olan güveninin kırılmasıdır. Süleyman Demirel'in, tekrar seçilmek adına 28 Şubata destek verip, türbanlılar Suudi Arabistan'a gitsin deyince, iyice ufalan merkez sağ tarih olmuştu. Şimdi de sıra Ülkücülükte.

23 Şubat 2026 Pazartesi

EPSTEİN,SOĞUKOLUK VE DİĞER KONUŞULMAYANLAR



Şubat 2026 itibarıyla dünya, Epstien denen sapık ve karanlık şahısla ilgili dosyalarla çalkalanıyor. Kafada pek çok soru var, neden şimdi ortaya çıktı, ne kadarı açıklanıyor, ne kadarı kamu oyundan saklanıyor gibi. Bu olayların çok yeni olmadığı, adı yeni çıkanlara bir bakalım. Stephen Hawking, yaşadığı yılların en ünlü fizikçisi olmasına rağmen, Nobel'e aday bile gösterilmedi. Yıllr önce okuduğum bir kitap, ortaya attığı tezlerin gözlemlerle ispatlanmamasından bahsetmişti. Öyle olsaydı üniversitesinde bu zamana kadar koltuğunda kalmazdı. Muhtemelen kişiliğini biliyorlardı, bazı dedikodular, Nobel komitesinin de kulağına gitmişti. Engelli her yıl giderek artmasına rağmen, karısından boşanmış ve yeniden evlenmişti. Evlendiği kadın da kocasından boşanmıştı. Diğeri de dil felsefecisi ve siyasi aktivist Noam Chomsky'di. Hawkin, Epstein adasına gitmiş, Chomsky, Epstein'e, basının mevcut saldırılarını nasıl savuşturacağı üzerine akıl vermiş. 2026 Şubat itibarıyla 97 yaşında olan Chomsky, 2023'de beyin kanaması sonrasında felç geçirdiği için konuşamıyormuş. Yerine karısı konuşmuş. Epstein'in böyle biri olduğunu bilmiyorduk, demiş. Adamın Lolita Hava Yolları diye sekiz uçaklık fikosu var, koca filozof, buna da mı dikkat etmemiş. Yıllarca devletlere, milletlere akıl veren şahsın, bu kadar gaflet ve delaleti, aynı zamanda ihanettir. Chomsky gibiler, batılı toplumların, beyaz adamların, yalancı vicdanlarıdır. Sözde kendi devletlerini, şirketlerini eleştirerek, geri kalmış ülke insanlarının, beyaz adam denen batılılara hayranlığının ve sempatisinin devam etmesini sağlarlar.  Böylesi aydınların, kendi ülkelerini eleştiride bile bir kibir vardır.

(Bu Lolita kavramı üzerine bir daha yazacağım.)

Bu tür toplu ifşalar, toplu tasfiye amaçlıdır. Pek çok sıkandalda, böylesi ifşa olmaz. En basitinden, bizzat Amerika'dan örnek vereyim; Michel Jackson'un yıllarca oğlan çocuklarını taciz ettiği, ölümüne yakın ve gözden düştüğü bir zamanda ortaya çıktı. Jackson ölünce de üzerine gidilmedi. Jackson, hali hazırda mirasçılarına ve yapımcılarına her yıl milyonlarca dolar kazandırıyor ve telif yasaları gereği ölümümnün yetmişinci yılı olan 2079'a kadar öyle olacak. Jackson'a kimlerin çocuk temin ettiği, aracı olduğu, ailelerin nasıl susturulduğu ve kimlerin göz yumduğu, muhtemelen o tarihe kadar sır olarak kalacak.

İfşalar, tasfiye amaçlıdır demiştim, örnek olarak doksanlar İtalya'sının temiz eller operasyonunu verebilirim. Bir bürokratın rüşvet alırken yakalanması ile başlayan soruşturma, İtalya siyasetinde, çoğu kez koalisyonlarla yürüyen sa-sol dengesinin sonunu getirdi ve Silvio Berlusconi ile başlayan, kuzeyli seçmenlere dayanan, sağcı-neoliberal, özelleştirmeci politikalara bıraktı. Berlusconi hükumetlerinin yolsuzluk, rüşvet ve seks sıkandalları da çabucak kapatıldı. Berlusconi'nin bunga bunga partileri bile unutuldu. Seksenlerde yapılan, Sicilya mafyası Cosa Nostra'ya yönelik operasyon ve yargılamalar sonucu Calabriya mafyası Ndrangetha (n harfi sadece d harfinin Calabriya aksanına göre okunması içinmiş)'nın güçlenmesini sağladı. İtalya'da ne yolsuzluk azaldı, ne de mafya. İtalya, psikolojik olarak kuzey-güney diye ikiye bölündü. İtalya'nın yolsuzluk algısı ve endeksi hiç düşmedi. Türkiye'den de Susurluk kazası, sürekli aydınlık için bir dakika karanlık eylemleri ve ardından basın ifşaları sonrasında, Ülkücüler devletten yavaş yavaş ihraç edildi. Doksanlarda mafya-polis-üniversiteler-sokaklar falan, hep Ülkücülerin elindeydi. ANAP ve DYP'de kime sorsan Ülkücü kökenliydi. Orta derece bürokrat dediğimiz devlet yöneticileri, Ülkücü kökenliydi. 1995 seçimlerinde MHP, kendi kendisine engel olmasına rağmen 8,7 oy alınca, tasfiye yavaştan başladı. Önce üniversitelerde dilediklerince at koşturmaları dizginlendi. Doksanların başlarında, pencereden dışarı insan atarak öldürdükleri halde, polise ifade bile vermiyor, sevgilisi ile gezenlere yada oruç tutmayanlara karşı terör estiriyorlardı. Türkeş'in 1997'deki ölümüyle tesfiyeler başladı, 2002 ile hızlandı. Kamuda Ülkücü kökenli yönetici çok azaldı. Kurtlar Vadisi'nin meşhur il 97 bölümü, aslında bu tasfiyeyi anlatır. Konseydeki herkes (Yahudi olanlar dahil) Ülkü Ocaklarından yetişmeydi. Aslında vadide ima edilen kişilerin çoğu Ülkü ocaklıydı. Bu gün kamuda sadece özel harekat, Ülkücü. Bence özel harekatın Ülkücülüğü, kapıcılık denilen apartman görevliliği sektöründe, halen Alevileri yoğun olması gibi bir şey. Kapıcılkta eskiden bodrum kat bile olsa, bir evde kira ödemeden kalırdın, şimdi o da yok. Özel harekat polisliğine gelince, okulumda bir öğretmen arkadaşım bu işi sekiz sene yapmış, KPSS ile öğretmenliğe geçmiş, o yıl bunu yapan on iki kişiden birisiymiş. Haftada üç gece, saat sabaha doğru 2-3 ile 8-9 arası çalışıyor, çoğu kez operasyondan bir saat önce gidilecek yeri öğreniyormuş. Yani o kadar da özelinecek bir polis branşı değil. Susurluk sonrası bu ifşalar ve tasfiyeler, Ülküclüğü zayıflatmış, dokunulmaz olan Ülkücüleri, hedef haline getirmiştir. Bunlar olmasaydı, Fırat Çakıroğlu cinayeti gibi cinayetlere kimse cesaret edemez, sonrasında olacakları göze alamazdı.

Esptein ile ilgili olarak konuşacağım son konu Kabe örtüsü ve buna karşı muhafazakarların sessizliğidir. Hint kökenli İngiliz romancı Salman Rusthi  üzerine fırtına koparanlar nerede? Hiç okumadıkları Şeytan Ayetleri romanını protesto etmek için meydanlara dökülen milyonlar nerede? Kendiliğinden toplanıp, Maraş-Çorum-Sivas katliamıyapan Müslümanlar nerede? Sırtına Allah dövmesi yapan barmenin katledilmesini hatırlayan var mı? Daha geçen gün, baş örtüsü takan bir sosyal meday fenomenini, halkı kin ve nefrete sürükleme çabası suçundan tutuklamadınız mı? Ana muhalefet partisi başkanı ve cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu,  üzerinde cami resmi işlenmiş, seccade denen küçük halıya bastı diye, özür dilediği halde yerden yere vurmadınız mı? Şimdi bu Arap emirine karşı suskunluğunuzun sebebi nedir; Uğur Mumcu'nun Rabıta eserinde belirttiği gibi, ta ezelden gelen rantınızın kesilmesi mi? Türkiye'deki dincikerin sebebi bu diyelim, El Kaide, İŞİD, Hizbullar, İran molları niye susuyor. Kabe'nin örtüsünün, bir sapıüın fantazi ürünü olması konusunda neden bu kadar rahatsınız? Ülkesi neden bu emiri halen idam etmedi? Sadece kendisi istifa etti. Dini kullananların, din hassasiyetinin yalanlığının belgesidir bu. Herkesi yargıladığınız kanunlardan, kendilerinizi hariç tutuyorsunuz.

Bu yazıyı yazmamın asıl sebebi, Soğukoluk olayına karşı sessizlik. Uğur Dündar meşhur programı 1981 yılında olmuş, programın ardından Soğukoluk'un adı, Güzelyayla olarak değişmiş, mekanlar kapatılıp,  huzurevi ve yetimhane yapılmış. Uğur Dündar, olaydan kırk beş yıl sonra, 2026 Şubatında verdiği röportajda bölgenin metruk ve terk edilmiş olduğunu söyledi. Hatta kazılırsa toplu mezarlar çıkar, dedi. Youtube'da olaya ilişkin video pek az. Motorsikletiyle bölgeyi gezen bir Youtuber, şimdilerde buraların gayet lüks yayla evleri ile dolu olduğunu gezerek anlatıyor. Aradan kırk beş sene geçmiş, bölgeyle ilgili doğru düzgün bir kitap yada film yok; hatta youtube videosu da yok; sadece bir kişinin kask kamerası. Yıllar önce bölgedeki bu fuhuş düzeninin Osmanlı devrine kadar gittiğini okumuştum yada duymuştum. Böylesine köklü bir fuhuş ağının birden bitmesi de ilginç; daha ilginç olan, bu iğrenç sistemle ilgili olarak doğru-düzgün tutuklama ve soruşturma olmaması, bölgenin sessizce kapatılması. Bölgenin kirli geçmişini, kökenlerini, bu mekanların bir zamanlar kimlere ait olduğunu, orada kimlerin çalıştığını, çalışanların bunca yıl sonra hangilerinin sağ kaldığını ve neler anlatacağını yazavak bir babayiğit var mı? İskenderun (ya da Belen) ticaret odası ve diğer kurumlar, bütün bu olanlar hakkında bilgi verecek mi, yoksa bugünün pek çok saygın kurum, tarikat ve siyasi örgütlenmelerinin adını korumak adına saklayacak mı?

19 Şubat 2026 Perşembe

15 TEMMUZ'UN UNUTTURULMAK İSTENMESİ



 İktidarın iki de bir edebiyatını yaptığı 15 temmuz darbe girişimi iki noktadan unutturulmaya çalışılıyor. İlki malum darbeyi yapan grubu nasıl besleyip büyüttüklerini unutturmaya çalışıyorlar. Bu sadece 18 yıldır ülkeyi yöneten parti ve onunla el ele, diz dize olan parti başkanının değil, tüm Türk sağının ve sağcılarla işbirliği yapanları problemi. Sağcı politikacılar ve onların solcu görünümlü işbirlikçileri, bu örgütün sanki 17 aralıkta birden bire çıkmış, 15 temmuzda da darbe yapmaya kalkmış gibi göstermeye çalışıyor. Oysa bırakın Fetö'yü, Sait-i Kürdi (Aslına uzun süre bu ad ile yazmıştır, alay için böyle demiyorum)'yi bile okusanız, aynı sinsilik ve ülkeyi darbe ile ele geçirme çabasını görürsünüz. 

Mesele başkentte, önceki büyükşehir belediye başkanının, tam genel kurmay kavşağına  koyduğu ve yeni başkan tarafından kaldırılan kol saati heykelleri, saat kaçı gösteriyor ve bu saatin hangi saat olduğuna dikkat ettiniz mi? O saat kaldırılmadan önce, bir yüzünde saat dokuzu çeyrek geçeyi gösteriyordu, yani 15 temmuzda Boğaziçi köprüsünün kapandığı saati, darbenin başlangıç saatini gösteriyor.

Gelelim asıl unutturulmak istenenlere, darbenin davalarına. Özellikle Akıncı üssü davası, pek çok dava ile karıştırıldı, uzatıldıkça da uzatılıyor. Basında da kimse davalarla ilgilenmiyor, ilgilenenler Müyesser Yıldır, Barış Terkoğlu ve bir kaç Odatv'li. Odatv ve Cumhuriyet gazetesi bile davalara öyle sayfalarını ayırmıyor.

Acı gerçek, toplumda pek çok muhalif ya da muhalif sandığımız kişinin bu örgütlenme ile bağlantısının olduğudur. Çünkü bu örgüt o ağlak, sümüklü eski imam tarafından kurulmadığı gibi, onun etrafında toplanan İzmirli muhafazakar esnaf tarafından da kurulmadı. O sümüklü imamın düşünceleri zerre kadar orijinal değildi. Kendisi birebir Said-i Nursi'yi tekrarlamıştır. Diğer Nurcu (Yazıcı-Kırıkıncı Hocacı-Yeni Asyacı vs) çok farklı değildir.

15 Temmuzda olan, aynı örgütlenme içi bir kavgadır ve daha bitmemiştir. Her kavgada olduğu gibi alt rütbeliler daha kolay harcanmaktadır. Bu yüzden alt sınıflar halen iktidarın değişmesinden korkmakla beraber, bu korkunun sebebi, iktidara CHP ya da başka bir muhalif parti-oluşumun iktidara gelecek olması değil, bu değişim sırasında oluşacak kargaşalıktır. İktidarın tabanını boşalması da bunu göstermektedir. Ülkü ocakları artık doksanlar ve daha öncesinde olduğu gibi gençlerle dolup, taşmıyor. İsmail Ağa cemaatinin, 28 Şubatta bile girilemeyen Çarşamba mahallesini kaybetmeye başladı. Balat kafeleri, mahallenin ortasına kadar geldi. Pek çok kişi mahalledeki evini satıyor ve İstanbul'un başka mahallelerine taşınıyor. Sadece Çarşamba değil, tarikatların benzeri yapıların tabanları  hızla dağılıyor. 

Bu dağılmanın bir nedeni de olası yeni bir 15 Temmuzda (sadece askeri darbe ya da 17-15 Aralık benzeri soruşturmalar değil, başka türlü iktidar içi kavgalarda) harcanmak istemiyor. İktidarın büyük bir özenle hazırladığı bölünmüş baro ve oda yasasına rağmen, iki bin avukatı bile toplayamaması da bu yüzden.

Fetö'ün TÜSİAD'ı TURKSON'un iş adamlarının pek çoğu serbest bırakıldığı gibi, servetlerine de yavaş yavaş kavuşuyor. Pek çok subay birer ikişer, tutuksuz yargı adı altında arka kapıdan çıkarılmakta. Buna karşın çocuklarını özel okula-dershaneye gönderenler ve acemi erler halen tutuklu.

Bu davaların takibi önemli, sonra iktidar bunu kullanıyor. Kumpas davaları için toplu imza veren aydınlar, 15 temmuz davasına susuyor. Yetmez ama referandumundan sonra darbe dönemi sıkı yönetim yasalarının kalkacağı söyledi ve işe 27 mayıs darbesinden başladın, sonra devamı gelmedi. Yetmez ama korosu olayı takip etmedi, tıpkı 15 temmuz davalarını takip etmediği gibi. 12 mart ve 12 eylülün sıkı yönetim yasaları halen geçerli.

e.

18 Şubat 2026 Çarşamba

SOSYAL MEDYA İÇİN ARTIK ÇOK GEÇ BAŞKANIM



Sayın Cumhurbaşkanım;
Z kuşağı denen ergenlerin dislike eylemi sinirlerinizi çok bozdu. Siz de hayırcıların karıları helaldir ve muhalif onlarca kadına tehdit ve aşağılanmasına rağmen aklınıza gelmeyen sosyal medya sansürü, dislike ve kızınıza karşı iğrenç bir paylaşımdan sonra aklınıza geldi.
Aslında daha önce de gelmişti.Hatırlar mısın Gezi zamanı nasıl da kükremiştin, tivitır, mivitır, hakkından geleceğiz diye. Gelemediniz, gene gelemeyeceksiniz.
Sosyal medyayı terör saldırılarından sonra yavaşlatmak aklınıza nereden geldi? Sonra bir süre internet biraz yavaşlar gibi olunca halk korkuyla telaşlandı.
Şimdi yasal temsilci ve düzenleme adı altında sansür koymaya çalışıyorsunuz, gene (hakkından) gelemeyeceksiniz. Sizden öncekilerden bazı örnekler vereceğim.
Fatih'in matbaayı yasaklama sebebini hattatlar odasını baskısı olduğu iddiası, 1. Dünya savaşında Almanlar yenildiği için yenilmiş sayılmamız iddiası kadar komiktir. Sebebi yeni fikirlerin Osmanlı'da, özellikle de Müslümanlar arasında yayılmasını engellemekti. Hurufileri cami avlusunda diri diri yakan (Profesör Emre Kongar sık sık bahseder bu durumdan) Fatih, yeni fikirlerin ve mezheplerin ülkeye tehlikesini biliyordu muhtemelen.
Oysa bu icat çıkmıştı bir kere ve dünyaya yayılan bir icada karşı çıkılmamalıydı. Bu icat Protestanlığın yayılıp, Avrupa mezhep birliğini bozdu ama Avrupa'nın bilimini ve teknolojisini de geliştirdi.
Osmanlıda ve İslam dünyasında okuma-yazmanın ve kitap okuma oranlarının düşük olması çok da tesadüf değil. Okuması kıt olanları yönetmek daha kolay.
Osmanlının matbaa ile kavgası son nefesine kadar bitmedi. Özellikle o çok övündüğünüz Abdülhamit devri, sansürlerle, yazar ve çizerlerin  yargılanması, asılması ve sürgünleriyle geçti. Avrupa bilimde, felsefede dev adımlar atarken, Osmanlı gazete ve dergilerde burun (eğri burnundan dolayı alıngandır) ve Yıldız (Yıldız sarayından dolayı) gibi kelimelerin peşine düşmüştü. Avrupa dev fabrikalar yaparken, Osmanlı dev saraylar yapıyordu. (Saltanatın 6 sarayın son 4 tanesi, son yüz yılında yapılmıştı)
Bir süre sonra Jöntürk denen muhalifler, yurt dışında gazete çıkardığında Abdülhamit'in polisleri bu gazetelerinde peşindeydi. Postadan gelen mektuplar, kargolar hep kontrol altındaydı ama bu işinde bir aması vardı. Kapitülasyonlar sebebiyle Avrupa ülkelerinin belli şehirlerde kendi postaneleri vardı ve Jönler gazete ve dergilerini buradan ülkeye sokuyorlardı.
Halide Edip Adıvar, Sinekli Bakkal romanında anlattığına göre Jönler, bu gazeteleri Fransız postanesinden almaya korkuyorlar. Okuma-yazması olmayan bir elemanlarını kara çarşafa sokup, postaneye yolluyorlar. Eleman çıkışta, sivil polislikte yapan bir kestaneciden kestane alıyor. Polis, elemanın kocaman, kıllı ve muhtemelen nasırlı ellerinden şüpheleniyor. O zamanlar telsiz yok ya da o kadar yok ama gene bir şekilde arkadaşlarına haber veriyor. Üç-beş sivil polis sarkıntılık bahanesi ile çarşafı çıkarıp,  adamı yakalıyorlar. Adam arkadaşlarını onca işkenceye rağmen ele vermiyor. Abdülhamit'de çarşafı yasaklıyor.
Hiç bir bölümünü baştan sona izlemedim ama eminim Payitaht Abdülhamid dizisinde bu konu yoktur.
Peki siz, her şey bittiğinde ne olarak anılacaksınız? Hindistan yazılımda, Çin kitle üretiminde dev adımlar atarken, 15 yaşındaki çocukları diskayklarıyla,  tivitleriyle uğraşıyordu, 10 küsur sene önceki tivitlerden suç unsuru arıyorduk mu diyeceksiniz?
Muzaffer Şerif, Türkiye'de komistlik suçlaması ile üniversiteden atıldı ve Amerika'ya gidip, Sosyal Psikolojide devrim yaptı. Hem de senatör MC Carty döneminde. Menderes'te büyük bir bilim adamını kovan kişi oldu.
Peki başkanım her şey bittiğinde siz, yücelttiğiniz tüm değerlere ne olacak düşündünüz mü? Sizi Abdülhamit gibi yıllar sonra size itibar kazandıracak Necip Fazıl'da olmayacak.
Şimdiden gençler, aldıkları onca zorunlu-zorunlu seçmeli din dersine rağmen deist-ateist yetişiyor. Sizden sonra ülkede din-iman kalacak mı başkanım.
Öte yandan sosyal medyayı yavaşlattınız mı turistlere ne diyeceksiniz? Her sene Avrupalı turist gelmesin diye kriz üzerine kriz çıkarıyorsunuz. Ama o Arap turistler de, onca parayı, ülkelerinde olmayan özgürlüğü yaşamak için harcıyor. Onlara ne diyeceksiniz? Biz ülkenizden daha beter diktatörlük olduk mu?
Kaldı ki sosyal medya dedikleri İnstagtam, Facebook, Twitter şeytan üçgeninden ibaret değil. Rus siteleri (ok.ru,vk,viber, telegram vs) pusuda bekliyor. Bunlardan biri kapandığında sadece Rus değil, Ukrayna, Kazak, Belarus vs ülke turistleri de kaçıyor.
Ben de yarım yüzyıla yaklaştım şaka maka. Benim yaşımdakilerin çoğunun tek bildiği sosyal medya facebook. Oysa daha nice ortamlar var, oyun siteleri var.
Abdülhamit matbaa ile baş edemedi, siz daha rezil olacaksınız. 
Pek çok hata yaptınız, bu en kötüsü, en büyüğü değilse bile; en komiği olacak.

17 Şubat 2026 Salı

FIRSATÇILIK ALIŞKANLIĞI

 


İnsan bir yaştan sonra kendisini yönetmez, alışkanlıklar yönetir derler. İnsan, gerçekte alışkanlıklarını yönetmeyi bilmelidir. Bu sadece bireyler değil, kurumlar ve toplumlar için de geçerlidir. Kişiler, toplumlar ve kurumlar, duruma göre veya durumun aciliyetine göre alışkanlıklarını değiştirebilmelidir. Nietzsche'nin dediği gibi, derisini değiştirmeyen yılan ve fikrini değiştirmeyen insan, ölüme mahkumdur. İnsan alışkanlıklarını da değiştirmelidir. Ülkemizde fırsatçılık, halk tabanında ciddi bir kişilik bozukluğuna dönmüştür. Pek çok esnaf, zor durumda olan biri gelse de, yüksek fiyat versem diye beklemektedir. İş sebebi ile Anadolu'yu gezenler, bir alışkanlık olarak en büyük markete veya zincir marketletrden birine gider (Eğer varsa). Yabancı olduğu belli olduğu için, seni illa kazıklayacaklardır. Küçük yerlerde ev kiralarını  rayici yoktur, memur maaşının üçte biri kadarını kira olarak isterler. Aksi halde evi boş bırakırlar, ev kokar ama kiralamazlar. Avrupa'da Paskalya öncesinde indirimler olur; Türkiye'de Ramazan ve bayramlar öncesinde zamlar olur.

Ülkemizdeki fırsatçılık alışkanlığı uzun süredir olan bir şey ama esnafa sorsan, kendisi fırsatçı değildir; sistem böyledir. Kendilerinin kabahati yoktur, hayatta kalmaya çalışıyorlardır. Sisteme dürüstlüğü sokmaya çalışanları da kendileri saldırır, dışlar ve yok eder. Halen de sistemden şikayetçidir. Havaalanı yada benzer bir şekilde insanların daha uzak  yerde alış veriş veya yemek için başka yere gidemeyeceği  alanlarda fiyatlar fahiştir. Bahanesi de hazırdır, kiralar çok yüksek. Oysa kiraya verenlerin bahanesi de budur. Burası havaalanı, yolcular mecburen burada yiyecek denilir.

Pek çok yöre bunu ticari zeka zanneder. Bu tavır, geri kalmış ülkelere ve geri kalmış bölgelerde yaygındır. Hatta bir yöre ne kadar geri kalmışsa, o kadar fırsatçıdır; bu fırsatçılığın halk arasındaki adı, köylü kurnazlılığı ya da şark kurnazlığıdır. Siyaset de bu geri kalmış ülke kurnazlığına alet olur. İnternetten, yurt dışı alışverişlerine kısıtlama geldiği gün, bazı ithal mallara, yüzde üç bin küsur zam gelir. Aradaki alakayı anlamak için aptal olunmalıdır. Seçimlerden önce bazı kesimlere para aktarılır, buna seçim ekonomisi denir.

Bu kurnazlık iktisadı ve fırsatçılık alışkanlığı, ne bu fırsatçı kişileri zengin eder, ne de ülke ekonomilerini büyütür. Az bilinen bir Kürt atasözü; en kurnaz hayvan tilkidir, en ucuzu kürk de tilki postudur der. Bu atatsözü az bilinir zira Kürtler de kurnaz bir millettir.