9 Nisan 2022 Cumartesi

CHAPO DİZİSİ VE UYUŞTURUCU MAFYASINA HOLLYYWOOD BAKIŞI

 


,El Chapo dizisini izleyip bitirdim ve ve hem bu dizi, hem de genel anlamda Amerikan dizilerindeki Meksika görüntülerinin değişimini gördüm. Bir kere, olayın Meksika'da geçtiğine dair sarı filtreyi çıkarmışlar. Meksika'ya girdiğinizi görüntüler sararınca anlamıyorsunuz. Diğer bir yenilikte, koca ülkede başkent Meksiko City dışında da büyük şehirler olması, olayların minicik köylerde geçmemesi ve de üçte ikisinden fazlası tropik ve yarı tropik orman, tarla ve bahçelerle dolu ülkeyi nihayet yeşilliklerini de gösterilmesi olmuş.

Asıl büyük fark, bu dizide Netflix'in daha önceki Narcos dizilerinde her yere yetişen DEA ajanlarının ortada pek görünmemesi ve işleri genelde Meksikalıların yapması. Oysa Narcos ve Narcos Meksico'da DEA ajanları aslan gibiydi.  El Patron (Chapo), Cali'nin Beyfendileri, Sıska Adam Felix Galardo ve daha nice dolar milyarderi mafya babasına karşı babalar gibi savaşan DEA; cüce ya da bücür El Chapo Guzman'a karşı bire bir savaşmaktan kaçınmış gibi. Üstelik Guzman daha mafya hiyerarşisinin altlarındayken bile bu böyleymiş sanki. Sırf bu yüzden El Chapo'nun hikayesi, Narcos serisinden ayrılmış.

Bu dizide ise DEA ajanlarının tek yaptığı, Meksika devleti bürokratlarını ve politikacılarını sıkıştırmak, onları tehdit etmek. Guzman'ın tüm siyasi ilişkileri, homoseksüel bir politikacıyla sınırlandırılmış. Bu biraz da dizi senaryosunu dağıtmamak ve dizi kadrosunu daraltmak amaçlı da olabilir.

Diğer yandan dizi, az da olsa uyuşturucunun toplumsal etkisine katılmış. Zira kartel denen çeteler, gençleri zorla örgütüne katmakta. Pek çok genç de futbolcu, sanatçı olmak gibi hayallerini gömüyor.

 Diziyi izlerken, Amerika'nın gerçekten uyuşturucu ile mücadele edip, etmek istemediğini düşündüm. Çünkü bu uyuşturucu ticaretinden Amerika ve Avrupa devletleri daha çok kazanç sağlıyor. Escobar bir zamanlar, Amerikan merkez bankasının banknot matbaasından daha hızlı para kazanıyordu, pek çok uyuşturucu baronu da benzer kazançlar sağlıyor. Öte yandan hem bu uyuşturucu parası için çetelerin kendi aralarında savaş, hem devletlerin uyuşturucuyla savaşı, pek çok ülkede iç savaş görüntüsü veriyor; hem de uyuşturucu parası, iç savaşları besliyor. Dünyada en çok para kazandıran birinci illegal iş uyuşturucu kaçakçılığı, ikincisi ise silah kaçakçılığı. Silahın parası da uyuşturucu kazancından geliyor. Bu yüzden uyuşturucu kaçakçılığının yoğun olduğu ülkelerden Amerika ve diğer gelişmiş ülkelere doğru bir servet akıyor. Kimse birilerin ne zaman öldürüleceği ya da kaçırılacağı belli olmayan ülkelere yatırım yapmak veya oralarda yaşamak istemiyor. Amerika ya da Avrupa ülkelerinde uyuşturucuya başlayan bir üniversiteliye karşılık en az on tane tertemiz beyin göçü alıyor.

O kadar DEA dizisi izledikten sonra kafamda komplo teorisi oluştu Amerika aslında o kadar da uyuşturucu ile mücadele etmediği, edermiş gibi yapıp, ortalığı karıştırıyor. Bu dizileri de kendisini aklamak için yaptırıyor.

8 Nisan 2022 Cuma

AHMET KAYA OLAYI ÖRNEĞİNDE PROGROM VE LİNÇLERİN ÜÇ YALANI



 1)Ani öfke krizi: 

Ahmet Kaya'nın saldırıya uğradığı gecenin, Gülten Kaya'nın ağzından anlatıldığı Ordaydım belgeselini izledim. Orada saldırganların ani öfke krizinin yalan olduğunu anladım. Aslında saldırganlar, çok önceden örgütlenmiş,  ne söyleyeceklerini ve nerede duracakları bile önceden belirlemiş.  Bu örgütlenmeye katılmayan sanatçıların bir kısmı ortadan sıvışmış, bir kısmı da Ahmet ve Gülten Kaya'yı savunmaya çalışmış.

Basın mensupları ise ilginç bir şekilde saldırganları net çekme çabasında. Ayrıca her şey bitip, evlerini dönmek için arabalarına binerken de suratlarına flaşları patlatıp, daha da yaralama çabasından da olayların planlı olduğu anlaşılıyor.

Öte yandan linçe katılanlar, o yıllarda Tansu Çiller-Sedat Peker etrafında dolaşan, bu ikilinin her etkinliğine koşan sanatçılar. Sonraki yıllarda da Reisçi olmuşlar, kazara bile muhalif olmamışlar.  Zaten pek çoğu yırtık dondan çıkarcasına iktidar yanlısı ya da muhafazakar açıklamalar yapıyor.

Sivas katliamı için de benzer şeyler denildi. Oysa yıllar sonra ortaya çıkan bazı fotoğraflarda, pek çok kişinin camiden ellerinden benzin-gaz yağı bidonlarıyla çıktığı görülüyor. Yani masumca namaz kılmaya gittiğiniz camilerde, progrom yapmak için silah ve yanıcı maddeler olabilir.

Ahmet Kaya'nın linç gecesi öncesi Kürtçe klip çekeceğini belli ki daha önce birilerine söylemiş. Oradakilere pek de sürpriz olmamış. Öyle olsaydı tek tük bağıran ya da ortamı terk eden olurdu. İnsanlar kolay kolay kalabalıklarda tek başına saldırıda bulunmaz. Oysa görüntülere baktığınızda koro halinde bağırıyorlar.

Ayrıca bu grup, daha sonra çözüm süreci ve Habur sınır kapısında olanlara ses çıkarmadığı gibi, bu sanatçıları, her hangi bir şehit cenazesi veya her hangi bir milliyetçi etkinlikte görmedik. Hatta bu ekipten bazıları çözüm sürecini desteklemişti.



Maraş katliamının en erken hazırlıkları iki yıl öncesidir denilmekte. Oysa 1972 yılında işlenen Ali Balseven cinayetine dikkat çekmeli. 1973'de öldürülen Alevi-Ülkücü gencin cinayetinin suçunu Atsızcılar, Türk-İslam sentezcilerine, yani Türkeş taraftarlarına atarlar.

Oysa bu önermede iki eksik olan şey vardır. Birincisi Ülkücülerin ya da Türkeşçilerin içinde zannettiğinizden daha fazla Alevi, Kürt ve hatta Ermeni vardı ve halen gerek MHP, gerekse diğer ırkçı-milliyetçi grupların içinde bolca azınlıklardan vardır. Türklerin azınlıkları ya da yönettikleri etnik gruplardan bireyleri devşirme almalarının geleneği çok eskidir. Ben Osmanlı'dan başladı sanıyordum ama Selçuklularda da Yeniçerilik ve Enderun benzeri kurumlar varmış. Gerçi Osmanlı, tımarlı sipahiler, yeniçerilik ve Enderun'u doğrudan Doğu Roma, yani yanlış bildiğimiz adla Bizans'dan almıştır. Hatta Enderun, adı bile pek değişmeden Andarun adı ile Asur devletinde bile vardı. Çok uluslu imparatorluklar, egemen oldukları toplulukları, içlerinden bazılarını kendilerinden yapmadan yönetmeleri çok zordur.

İkinci eksik olan şeyse, Ülkücülerin ya da Atsızcıların Alevi katliamları, Türkiye'de sağ-sol çatışmalarından ve Türkeş'in Atsızla (sözüm ona yolunu ayırdığı) 1968 Adana kongresinden çok önce başlamıştır. 1961'de Aydın şehir merkezinde sekiz Alevi katledilmiştir. Bu tarihten daha önce de saldırılar vardır ve 1961'de henüz Türkiye'de henüz sağ-sol kamplaşması yoktu. Kaldı ki bu tarihten önce de

Peki Ali Balseven'in öldürülmesi, fikir ayrılıkları mıydı? Ülkücülükte de tüm faşizan örgütlerde fikir ayrılıkları öyle ölümcül çatışmalara sadece süper liderleri (burada Başbuğ Alparslan Türkeş oluyor) öldükten sonra olası makam çatışmalarında olasıdır.

Öyleyse Ülkücüler, içlerindeki Alevi bireyi neden öldürdüler? Burada Ali Balseven'in Maraşlı olduğunu öğrendiğimizde cinayetin sebebini anlayabiliriz. Zaten ailesini öldürecekleri arkadaşlarını daha önce öldürmüşlerdir; sonradan kendilerine düşman olmasın diye. Atsız'ın sonradan yazdıkları sadece katliam planlarını saklama çabasıdır.

Kaldı ki Atsız'da, Niğdeli Kadı Ahmet'in Taptukiler üzerine yazdıklarını kullanarak, Türkiye'de sağ-sol kavramları daha hiç bilinmiyorken Alevi düşmanlığını körüklemiştir. (Şimdilerde çocuklarına Yunus Emre adını koyan muhafazakar Sünni aileler üzülmüş müdür, sanmam.) Ülkemizdeki pek çok progrom, böyle uzun süreli bir hazırlığın sonucudur.

2)Pek çok şeyden habersiz masum saldırganlar: O gece madem o saldırganlar çok sinirliydi ve öfke krizindeydi, neden Ahmet Kaya ve Gülten Kaya öldürülmedi ve ciddi bir yara almadı? Çünkü öyle planlanmıştı. Zira asıl linç, sonraki günlerde Ertuğrul Özkök'ün yönetimindeki koro tarafından yapıldı. O kalabalık, nereye ne kadar saldıracağını biliyordu. Hiç biri Ahmet Kaya ve Gülten Kaya'ya ölümcül bir şekilde saldırmadı. Gülten Kaya'nın alnına gelen çatal bile hesaplıydı.

Trakya (1934), Maraş, Çorum, Sivas ve benzeri progromlarda saldırganların çok az, çoğu kez de hiç devlet kurumuna saldırmadığına ya da hasar vermediğine hiç dikkat ettiniz mi? Her saldırgan, gitmesi gereken yeri bilir. Mesela hem Maraş, hem de Çorum'da camide cenaze sahiplerine saldırır ama camiye zarar vermezler.

Ama pek çoğunun savunması, tesadüfen orada oldukları ve sonradan olacaklardan haberi olmadığı yalanıdır. Hatta Sivas olaylarının ertesinde, o zamanlar Hürriyet gazetesi, o zamanlar gazetede köşe yazarlığı yapan Emin Çölaşan'a yazılmış ya da yazıldığı iddia edilen bir mektubu manşetine taşımıştı. Bu masum adam, camiden benzin bidonları ile çıkanları görmemiş mi?



3)Faşizmin yalancı pişmanlığı:

Olaya katılanların ve olayın basın saldırısının koro şefi Ertuğrul Özkök'ün, özellikle çözüm sürecindeki yalancı pişmanlığına. Siyasi düzen değişse, gene Ahmet Kaya'yı linç ederler.

Acı gerçek şu ki, kimse cezasını çekmeden pişman olmaz. Ben katliamlardan dolayı pişman olmayı bırakın, üzgün olan bir Maraşlıya, Çorumluya, Sivaslıya rastlamadım. Bu şehirler de Drasden, Hiroşima ve Nagazaki gibi bombalansaydı, belki de pişman olurlardı.

Gene Atsız demişken. Oğlu Yağmur Atsız neden yetmişinden sonra tüm sola ve Kürtlere sırt çevirdi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/10/yagmur-atsizin-muhtesem-bitisi.html) Çünkü gerçekte solcu falan değildi. Sadece babasının suçlarının bedelinden kaçtı. Bir ara kardeşi Buğra'da Cumhuriyet gazetesinin Almanya bürosunda çalışıyordu. Kanada'da bir süre Ateizm peygamberliği yaptı, şimdi yeniden Türkçü-ırkçı tavırlar içinde. Çünkü iki kardeş de ırkçı olarak babalarının bedelini veremezdi. İkisi de yurt dışında olsa, babalarının ideolojisi yalan olacaktı.,

Buğra bey Kanada gibi medeni bir memlekette, Türk ırkçılarının gururunu okşayıp babasının kitaplarından telifini yiyor. Oysa onu Kanada'da rahatsız eden olsa böyle ırkçılık yapmaz. Ya da o ırkçılığı Kanada'da yapsın bakalım.

31 Mart 2022 Perşembe

KARAOSMANOĞLU-MİLLİ EDEBİYATIN ACIMASIZ GERÇEKÇİSİ

 


Yakup Kadri  Karaosmanoğlu'nu, hem Fecr- Ati, hem de Milli Edebiyat akımındaki esas yeri, acımasız gerçekçiliğidir. Özellikle klasikleşmiş Yaban romanı, bunun simgesi gibidir. Kurtuluş Savaşı ortasında, Kurtuluşa yabancı insanları anlatır. Bence en acımasız gerçeklik kitabı, Kurtuluş Savaşı sırasındaki İstanbul sosyetesini anlatan Soddome ve Gomere'dir. Roman daha adında acımasızdır. Roman adını, Tevrat'ta geçen,  Kur'an da da Lut suresinde bahsi geçen ve sapıklığı ile ünlü şehirlerdir. Kurtuluş Savaşı süresince, işgalci güçlere evini, hatta yatağını açan İstanbul zenginlerini acımasızca eleştirir.

Karaosmanoğlu, bu acımasız gerçeklik anlatımını yazı hayatının sonuna kadar kullanmıştır. Kendisi bu açıdan cumhuriyet döneminin ilk yazarlarındandır. Bu acımasız gerçekçiliği, siyasi tavrını değiştirmez. Her zaman Atatürk, Milli Mücadele ve onun partisinden yanadır. Başka bir parti ya da oluşum, onun için alternatif değildir. Partisine ve liderlerine akıl da vermez, onları suçlamaz bile. Yaban romanında bir suçlama vardır ama bu suçlama genel anlamda aydın sınıfa ve Osmanlı yönetimine yönelik bir suçlamadır.

Benzer bir acımasız gerçekliği daha sonraları ancak Kemal Tahir'de görürüz. Ama o bolca öğüt verir, yol gösterir. Bu uğurda en cahil roman kahramanları, birer sosyolog, ekonomist edası ile konuşturur. Tarihi kahramanları bile bir kaç yüz yıl sonrasını görür.

Türk edebiyatında Karaosmanoğlu tarzı acımasız gerçeklik, aslında sanılandan daha azdır. Köy Enstitülü yazarlar, köylerini anlatmıştır. Aziz Nesin,  Muzaffer İzgü ise gerçekleri güldürü ile göstermişlerdir.

Karaosmanoğlu ise tarzında neredeyse tektir ve bence taklit edilmesi de gerekir. Ülkemizde pek çok yazar, hatta gazeteci, acı ve net gerçekleri yazmaktan ya da söylemekten çekiniyor. Oysa gerçekler gün gibi ortadadır. 

Aziz Nesin'in çok tartışılan aptallık sözlerini hatırlayalım. Hani ülkenin aptal oranıyla ilgili dedikleri ne çok tepki çekmişti ve çekiyor, hatırlarsınız (en azından yaşı kırkın üzerindekiler). Oysa siyasi yelpazenin en ters köşesindeki Nihal Atsız, Nesin'den yıllar önce ''Bu ülke delilerle, gerizekalılarla ve aptallarla doludur'' demiştir.

Bu ülkenin acı gerçekleri görmeye ihtiyacı vardır. Son olarak Karaosmanoğlu'nun pek az bilinen Panorama kitabını özellikle öneririm.


16 Mart 2022 Çarşamba

SALAKO FİLMİ İNCELEMESİ



 1974 yapımı Salako filmi, Kemal Sunal'in ilk baş rol filmdir ve filmlerinde kullanacağı ve genelde Şaban adı ile özdeşleşen hafif aptal, iyi niyetli, tesadüflerle başarılı olmuş halk kahramanı tiplemelerinin prototipidir.

Aslında Salako, Kemal Sunal'ın rol aldığı karakterlerden en aptalı olmaktan da öte, bildiğin zeka özürlü bireydir.  Öyle ki, salak kelimesinden türetilmiş (daha doğrusu Türkçe ve Kürkçe'dei o sesi ile sevimlileştirme ile türetilmiş ) salako unvanı, artık adı olmuştur. Başkaca her hangi bir adı yoktur. Kemal Sunal'ın başka bir filminde olmayan bir özelliğidir.

Öte yandan Salako'nun anası-babası da yoktur. Ağaların yanında yanaşma denen orta hizmetlidir ve her ne kadar Osmanlı-Türk kültüründe beslemeler kız da olsa, Salako, ağanın evine besleme olarak terk edilmiştir. Ağanın kızı Emine dahil, herkes onunla alay etmektedir.  Emine ise muhtemelen gördüğü tak kız olan Emine'ye aşıktır. Emine, onunla alay eder. Daha jenerikte Salako'yu öperek, bayılmasına yol açar.

Olaylar, Emine'nin, babası yaşında Abuzer Ağa ile evlendirilmesi ile değişir. Emine, çıkış yolu olarak çocukluk aşkı eşkıya Hamido'yu ve ona ulaşmak için de Salako'yu görür. Filmde kendisi ile ilişkiye girmek isteyen Salakoyu çeşitli bahanelerle engeller, hatta bir sahnede Salako'ya tabanca doğrultur. Bahaneler demişken, haftanın günlerinden türetilen, salı sallanır, çarşamba çarşafa dolanır gibisinden komik bahanelerdir.

Filmde, köylünün ve Emine'nin umudu eşkıya Hamido'nun da ağalardan yana olması, dönemde popüler olan, Kemal Tahir'in Rahmet Yolları Keski romanına göndermedir. Film, daha sonraki Kemal Sunal filmlerindeki gibi saf karakterin, talihin yardımı ile başarılı olması şeklinde ilerler. Salako, köylünün kahramanı olur ve Emine'nin gerçek niyetini de öğrenir. 

Film, bir parça antik Yunan komedilerine benzer. Urfalı Babi, korobaşı rolündedir, ara ara açıklamalar yapar. Köylünün umut bağladığı tüm eşkıyaların kendini kurtarması özellikle belirtilmekte.

Filmin finalinde Emine'nin Salako'yu arzulamasının iki sebebi vardır. İlki bir haftadır Salako ile dağlardadırlar ve o dönemin bakirelik odaklı zihniyetine göre, bakire kalmış olsa da bakire değil, Salako'ya aittir. İkincisi de Salako artık gerçek bir kahramandır. Babasını ve Abuzer ağayı falakaya yatırmakta, halk tarafından da bir kurtarıcı olarak görülmektedir. Öyle herkesin alay ettiği zeka özürlü değildir.

Sonuç olarak bence her izleyişte yeni ayrıntılar keşfedilecek bir Kemal Sunal klasiğidir.

7 Mart 2022 Pazartesi

NİHAT GENÇ'İN DELİREREK BİTMESİ

 


Ülkemizde kimseyi ölmeden övmeye gelmiyor. Bir zamanlar çok sevdiğiniz bir yazar, birden cephe değiştirebiliyor. Oysa ben Nihat Genç'i doksanlarda, Leman dergisindeki yazılarından beri severdim. Her zaman onunla aynı görüşte değildim, ham kendisi ezelinden beri dengesiz bir yazardı. Bir gün ak dediğine, bir gün kara demişliği, bir gün övdüğünü, ertesi gün yermişliği çoktur.

Nihat Genç, son dönüşümünü, daha Veryansın grubunu kurarken verdi. Yerel seçimlere haftalar vardı. Kendisi birden bire CHP İstanbul il başkanlığına saldırmaya başladı. Derken art niyetini belli eden bir laf etti. İstanbul il başkanı Canan Kaftancıoğlu için, Canan Bilmemneoğlu dedi.

Canan Kaftancıoğlu, 12 Eylül öncesi devrim şahitlerinden,  yazar, televizyon programı yapımcısı Ümit Kaftancıoğlu'nun gelinidir. Her hangi birinin soy adı için bilmemneoğlu denemeyeceği gibi, Kaftancıoğlu ailesi  için hiç denmez.

Diğer yandan bu Veryansın grubu, Ekşisözlük ve Twitter trolleri sayesinde Nihat Genç ve ekibinin yaptıklarından haberdar olmaya başladım. İktidar partisinde, Pensilvanya'ya gitmeyen ciddi bir mevkiye gelemezken, muhalefetin her şeyinde Pensilvanya izleri arıyor.

Ülke yağmalanıyor, yokluk, açlık had safhada ama o ve ekibinin derdi muhalefet ve Veryansıncıların işi iyice muhalefete muhalefet oldu.

Ülkemizde ne yazık ki her an, herkes taraf değiştirebiliyor. Nihat Genç ise, bu taraf değimi ile giderek deliriyor. İktidar yanlıları sözüm ona onu önemserken, muhalefetin de giderek umurundan uzaklaşıyor.

6 Mart 2022 Pazar

SAMET BEHRENGİ'Yİ OKUTMAK



Dünyada hak ettiği yeri bulamayan yazarlardan birisidir Samet Behrengi. Azeri Türkü kökenli bir İranlı,  sıkı bir sosyalisttir. İran Azerilerinin hakları, kültürü ve folkloru için çalışmış, İran yoksul kesimlerinin sesi olmuştur. Türk ve İran dünyası için önemli bir masal derleyicisi ve yazarıdır. Bütün bunları da 28 yıllık kısa ömründe  yapmıştır. 

24 Haziran 1939'da başlayan yaşamı, 31 Ağustos 1967'de cesedinin Aras nehrinde bulunması ile son bulmuştur. Resmi raporlarda boğularak öldüğü söylense de, herkes onu, dönemin İran Şahının gizli polis teşkilatı SAVAK tarafından öldürüldüğü konusunda hem fikirdir. Behrengi öleli yetmiş yıl olmadığı halde, pek çok yayınevi, muhtemelen de telif ödemeden kitaplarını yayınlamakta.

Behrengi'nin şöhreti, çocuk edebiyatı ve masallarla ilgili ve Türkçe 'ye çevrilen ve piyasada olan kitapları da genelde masal kitapları. Behrengi'yi çocuklara önermek değil bu yazının amacı. Kitapları sadece çocukların gelişimi için olsaydı, onun için yazmam gereken yazı, bu kadar olurdu.

Behrengi, sadece çocuklar için yazmamıştır. Yazdıkları ilk ya da basit bir şekilde okursanız, çocuklara öğüt veren ya da hayatı anlatan masallar-hikayeler gibidir. Oysa dikkatli okuyanlar ya da bilgece okuyanlar, o basit masal ya da hikayedeki felsefeyi görür.

Bir şeftali, bin şeftalide sınıf savaşı ve yoksulların ezilmişliği vardır. Duvarda iki kedide, kin ve kavgaların anlamsızlığı vardır. Küçük kara balık, basit bir masal gibi giderken, küçük kırmızı balığın uykusuzluğu ve heyecanından, asıl maceranın nokta konulduğunda başlamakta olduğunu görürüz.

Samet Behrengi, İran ve Azeri edebiyatının ve dünya edebiyatının çeyrek asırlık çınarıdır ve her nesilde tekrar keşfedilmelidir. Behrengi, yetişkinlerin bile çok iyi bilmesi gerekirken, çocuk edebiyatında bile hak ettiği konumda değildir.

2 Mart 2022 Çarşamba

KOÇGİRİLERİN BİLİNMEYEN TRAJEDİSİ 6-SİVAS KATLİAMI


 

Biz Koçgiriler, Dersimlilerin yüzde bir kadar çile çekmedik. Zira kızlarımız besleme yapılmadı. Bir kaç Koçgiri ağası hariç, sürgün edilen de olmadı. 

Gene de Koçgiriler, Topal Osman'ın yıkım ve yağmasından sonrasındaki şoku uzun süre atlatamamış, bölge onlarca yıl yoksul kalmış, insanlar evlerini, köylerini terk edip, bölgenin tekrar ormanlaşmasına sebep olmuştur. (Erzincan'ın Refahiye ilçesinin böyle bir şöhreti vardır.) Bölge halkı, isyan ve isyanın bastırılması ile oluşan yıkımdan dolayı fakirleşen halk, Alevi'si, Sünni'si, Türk'ü, Kürt'ü ile gurbete çıktı. İstanbul'da en fazla Sivaslı vardır ve hemen her ilde bolca Sivaslı vardır. Sivas-Erzincan-Tunceli halkı, çok erken tarihlerde gurbete çıkmışlardır.

Diğer yandan bir Koçgiri olma bilinci bile, iki binli, hatta iki bin onlu yılların ürünüdür. Zira bu serinin ilk yazısından belirttiğim gibi, bize her ne kadar dışarıdan Koçgiri'de denilse,  bizim için Koçgiriler, ağagil'di. Bizler Zeruken, Babikyan falandık. Öyle anlatıldığı gibi bir federasyon yoktu, ağaların otoritesi olmayınca da örgütsüz kalmış.

Her Alevi topluluğu gibi, bizim de uzun yıllar örgütlenme yöntemimiz CHP ve sol partilerin etrafında toplanmak oldu. Sonra Alevi-Bektaşi derneklerine yöneldik. Aslında Koçgirileri bizzat Alevi yapanın da Pir Sultan Abdal olması da, Pir Sultan Abdal derneklerinin kurulmasına öncü olmamıza etkili oldu.

Gene de seksen yıllık tarihimizde, bir tane bile Koçgiri milletvekili olmadı. Koçgirilier ya da Kogiribölgeleri, Dersim gibi Sol örgütlerin ya da PKK'nın cirit attığı yerler olmadı. 

Koçgirilerin tarihinde en esaslı dönüm noktası, 2 Temmuz 1993, Sivas katliamı oldu. Katliamda katledilenlerin çoğu Koçigiri'ydi. 

Sivas katliamı, Alevi örgütlenmelerinin daha profesyonelce olmasını sağladı. Bu arada Koçgiri kültürü de yeniden uyanmaya başladı. Koçgiri ve diğer aşiretler ayrılığı yavaş yavaş ortadan kalktı. Bir kültür kendisini yeniden ayağa kaldırdı.