19 Aralık 2025 Cuma

MARAŞ KATLİAMI (İNCİ ARAL-KIRAN RESİMLERİ)

 


MARAŞ KATLİAMI

19 ARALIK 1978
UNUTMA
(unutursan katiller sana hatırlatır)
"Kınadan kararmış ellerini
Yorgun bir gevşeklikle kucağında unutmuş düğün günü Elif’in
Uyumsuz boyalı pencerenin önünde
Bir heykel gibi katı
Yürek ne hale gelmiş ki
Ne sevinç belli
Ne de sıkıntı yüzünde
Bekliyor nişanlıyı Mehmet Ali’yi
Düğün beklemez diyorlar
Konuklar var diyorlar
Güveyisiz gelin verilmez diyor kızın anası.
Gelin dalgın uzaklarda
Ağıtları türküleri gökyüzünün sıcağında eritiyor.
Öylece oturuyor dimdik.
Uçsuz bucaksız bir beyazlığın ortasında
Bir Eylül güneşi düşleyerek
Kafasındaki tek açık kapı Mehmet Ali.
Davullar öğleden beri vuruyor
Gün Cumartesi
Tam da gününü buldu yolları kesmenin Jandarma
Ama umut bu tükenmiyor,
Bu düğün yarım kalmayacak
Gelecek Mehmet Ali.
Öğleden sonra gün ikindiye doğru uzanıyor
Elif’i kuşatıp çevreleyen beyazlık koyuluyor karanlığa doğru
Sabırla gözlüyor çevresini
Hak etmediği bir umutsuzluğun başlangıcı mı yoksa
En oynak düğün havalarında bile
Bekleyiş kuşkuya
Korku umutsuzluğa ve acı keskinliğe vardığında
Acıklı zurna sesi kulağına geliyor.
Gün yavaşça akşama dönüyor
Havanın kararmasını seçemiyor artık.
Koca Haydar çıktı geldi
Evin önündeki düğün kalabalığı iki yana açıldı
Küçülmüş ve kısalmış gibiydi Koca Haydar
Korku, sıkıntı, üzüntü değil
Bir şey
Başka bir şey vardı duruşunda
Bir teslim olmuşluk, bir umut, bir direnme bir karşı koyuş vardı.
Herkes sustu, davullar hariç
Ve bağırdı susturun artık şu davulları-kesin.
Oğlumuz nerededir bilmiyorum dedi
Kentte kavga kıran varmış, her yer yakılıp yıkılmış.
İnsan insanı, Müslüman Müslüman ı, komşu komşuyu kesermiş
Sofular temelli delirmiş kan isterlermiş dedi ve sesi yavaşladı Koca Haydar’ın.
İşlemeli bir beyazlığın ortasında
Kırmızı bir kuşak durmadan kanıyor, durmadan kanıyor ve beyazı kırmızıya boyuyor
Ellerini yitirmiş, duvağı nereye fırlatmış haberi yok.
Toplanıldı düğün evinde
Her soru çabucak suskunluğa dönüşüyor.
Ne toprak kavgasıdır bu, ne din ne de iman
Ne alınacak ne de verilecek.
Nasıl bir çılgınlıktır bu hiç mi sevmemişlerdir insanı
Kuşu böceği, uçanı koşanı, suyu toprağı, yağmuru güneşi, otu çiçeği
Sevmemişler midir ki, el vurup ateş salarlar
Kimdir bunlar… kim.
Zaman duruyor açlık susuzluk kalakalıyor
Sevgiler sevinçler donmuş
Bütün gece yağan yağmur
Kentin sokaklarından akan kanı yıykıyor sanki
Beyaz olan ne varsa, kirlenip kırmızıya boyandı sanki.
Sabah olduğunda iplere serili çeyizler toplandı çoktan
Sararıp kalacak sandıklarda belki de
Bir daha göremedi Mehmet Ali’yi Elif
Koca Haydar göstermedi ona ölüsünü
Bildiğin gibi kalsın, tanıyamazsın dedi.
Anılar kalacak, acılar dibe çökecek
Bir düğünden, bir seviden bir türküden, bir yaz gecesinden
Kalan anılara dayanmak uzun sürecekti
Ama
Sonunda bahar gelecekti ya…"
(Kıran Resimleri- İnci Aral)

14 Aralık 2025 Pazar

DERSANECİLİĞİN BİTİŞİ VE EĞİTİME OLAN PLOSEBO KATKISI



Yüksel caddesinde Tarhan kitabevi  de kapanıyor. Ankara'nın Kızılay meydanı giderek gençliğin merkezi, uğrak yeri olmaktan çıkıyor. Bunun pek çok sebebi var elbet. Bence bir numaralı sebep, dershaneciliğin büyük ölçüde bitmiş olmadı. Ankara'nın geni bir bölgesi için dershane demek, Kızılay demekti. Kızılay meydanı merkez olmak üzere, güneyde Sıhiye Köprüsü, kuzeyde Cinnah Caddesi başlangıcı, Kuğulu Park meydanı ve civarı, doğuda Kurtuluş Meydanı-Cebeci (Mülkiye civarı),  batıda Maltepe köprüsü, hatta bir ara Tandoğan meydanına kadar uzanırdı. Dershanecilik halen var ve tam olarak bitmez. Gerçek de şu ki, şu anki dershanecilik, 15 Temmuz 2015 öncesinin tozu bile değil. 

Doksanlı yıllarda iyi hatırlıyorum, bugün olduğu gibi o zamanda otobüslerin son durağı, Kızılay, Ulus veya her ikisinin ortası olan Sıhiye köprüsüydü. Yolu Kızılay'dan geçenler bilirdi ki, akşam 17:00-18:30 arası memur çıkışı, 18:30, 21:00 arası da dershane çıkışıydı. Otobüsler, dolmuşlar, tıklım tıkış orta okul, lise öğrencileriyle dolar, tüm lise yada orta son öğrencileri illa dershaneye giderdi. Bazı öğrenciler, lise 1 yada orta 1 den başlardı dershaneye gitmeye. Doksanlar bitip, iki binli yıllar başladığında, alt sınıfların dershaneye gitmesi yaygınlaştı. İki binli yıllarda buna KPSS, TUS gibi sınavların dershaneleri de eklendi. Dershanecilik sektörü, neredeyse eğitim sektörünün yarıdan fazlası bir ekonomik büyüklüğüne geldi. Gene doksanlar sonu, iki binler başı gibi dershaneler mahallelere kadar yayıldı. İnternetin yayılması da dershaneciliğin yayılmasına engel olmadı. Youtube ilk yıllarında çok fazla para kazanda da, genelde komik videolar sitesiydi. Cep telefonlarının internete bağlanması ile çok yavaş oldu. Dershanelerin eski güücünü koruması, hatta gücünü arttırmasının tek sebebi bu değildi. Bu sektör artık tarikatların elindeydi ve holdingler de bu pastadan pay alıyordu. Dershaneler öğrencinin okul kadar vaktini ve enerjisini alıyor ama okul kadar sorumluluk almıyordu. Haftada 20-25 saat ders ve deneme sınavları ile pek çok kere okulun önüne geçiyordu; özellikle lise son sınıfta. 2010 yılında Kırıkkale Anadolu Öğretmen lisesinde (şimdiki Osman Gazi Fen Lisesi) tayin olduğumda, malum tarikatın milli eğitim bakanlığındaki gücünü gördüm. Dershane öğretmenleri, pansiyona gelip, ödevleri kontrol ediyordu. Son sınıf öğrencileri, yoklamalarda okulda görünüyor ama vakitlerini dershanede geçiriyordu. Tam bu günlerde okulu bakanlık müfettişleri bastı. Yoklamalarda alt sınıf öğrencileri, asıl öğrencilerinin yerini alıyordu ama müfettişler bunu da öğrendi ve öğrencilerin kimliklerini de sormaya başladı. Gene o günlerde Reis, dershanelerin kapatılması gerektiğini söyledi ve tarikatta buna karşı çıktı. Tarikat zaten şu günlerde (2025 Aralık) dış işleri bakanı olan kişinin MİT müsteşarı olması sebebi ile yaklaşık bir yıldır iktidara ucundan da olsa muhalefet ediyordu. Kırıkkale'den, Beypazarı'na tayin olduğumda da dershaneler halen etkili ve güçlüydü. Öğrenciler akşam yurttan çıkıp, dershane veya tarikat evlerine gidiyordu. Sektörün dörtte biri doğrudan bu örgütün elindeydi.

Derken 17 Aralık 2013 günü sabahı, Okyanus ötesindeki ağlak zat, iktidarla ilplerini kopardı. İktidarla bağlarını koparmak istemeyen bazı büyük dershaneciler,  kurumlarını okula dönüştürdü. 17 Aralık-15 Temmuz arasındaki yaklaşık iki buçuk yılda tarikat-iltidar kavgasının merkezi Bankasya oldu. Derken 15 Temmuz 2016 geldi. Bu olay, dershane sektörünün dörtte birinin doğrudan, diğer dörtte birinin de dolaylı olarak kapanmasına sebep oldu. Sektörün dev kurumları kapandı ve devletçe müsedere edildi. Buna rağmen dershanelere talep, çok az düştü. Dev dershane ve dershane zincirleri yerine,  küçük butik dershaneler açıldı. Sektör toparlanamadan Korona salgını ve insanları sokağa çıkamadığı aylar geldi. İşte sektör asıl darbeyi o zaman yedi. Pek çok insan, çeşitli uygulamalar yada Youtube gibi platformların yardımı ile hazırlanmaya başladı. Sektörün asıl çöküşü böyle başladı. Akademik liseler, kurs, etüt ve deneme sınavını arttırdı. Pek çok dershane de özel okul oldu.

Şimdi buradan sonuca varıyoruz. Son beş yada on yıllık süreçte dershane çılgınlığı azalmasına rağmen ülkemiz sınavlarında net sonuçlarda aşağı doğru bir gidiş olmadı. Dershanelerin eğitime ve öğrenciye katksı sanal ve plosebo ilaç etkisiydi.

Plosebo nedir, onu da siz araştırın.


11 Aralık 2025 Perşembe

MESEM VE ÇOCUKLARA PARA KAZANMA BASKISI



Modern hayatta üzerimizdeki en büyük ve genel baskı, para kazanma baskısıdır. Bu evrensel ve genel bir baskıdır. Hayatımızdaki en büyük lüks, para kazanma baskısını yaşamamaktır. Modern toplumda insanların tamamına yakını para kazanma baskısı altında: kimimiz ihtiyaçları, kimimiz lüksleri, kimimiz de gözümüz doymadığı için para kazanma baskısı altındayız. Çok azımız bundan muaf. En fazla muaf olmamız gereken dönem, yeterince güçlenmediğimiz çocukluk, güçten düştüğümüz yaşlılık dönemi. Ülemizde bir sürü yaşlı insan, çalışırken ölüyor. Emeklilik için bambaşka bir yazı yazmak gerek, biz çocuklardan bahsedeceğiz.

Aklın yolu bir derler; Atatürk, cumhuriyeti korumak, çocukları korumakla başlar; Lenin'de, ayrıcalıklı olması gereken tek sınıf, çocuklardır demiştir. Kapitalizmin gözü her zaman çocuk emeğindedir. Çocuk emeği, çoğu kez görünmez ve hakkı ödenmez. Staj parası yada harçlık, çoğu kez gencin hiç bir ihtiyacına yetmez. Üstelik de çoğu kez bu azıcık paranın ya tamamını yada çoğunu ailesi alır. Küçük yaşta para kazanma baskısı, çocukluğu yaşamaya en büyük engeldir.

Ben buna çocuk oyunculuğu ve çocuk sporculuğunu da bir parantez olarak eklemek istiyorum. Geçenlerde (Kasım-Aralık 2025 ), eski çocuk, şimdi genç bir oyuncu, kendi ifadesine göre,  yıllar önce çok izlenen bir dizide oynarken, başrol oyuncusu tarafından zorbalandığını ve bu başrol oyuncunun boşanma aşamasında olan babasının telefonunu almış ve onunla beraber yaşamaya başlamış. Ben suç uzmanı değilim ve bence bu olayda,  hem çocuğun doğru söylemesi, hem de yalan söylemesi aynı ihtimaldir. 27, hatta 28 yıllık öğretmenliğimde, her yaştan çocukların, ağlaya zırlaya inandırıcı yalan söylediğine çok şahit oldum. Öte yandan böylesi çocukluk travmalarını yıllarca anlatamamak da son derece normal. Çocuklük sürecinde, sürekli bir terbiye edilme sürecinde olduğunuz için, kötü olaylar karşısında kendinizi suçlama psikolojisi içinde oluyorsunuz. Diğer yandan da size yapılanların kötülük yada hayatın normali dışında bir şeyler olduğunu anlamıyorsunuz. Dizi yayımlandığında, o çocuk altı yaşındaydı ve dizi yüksek reyting alıyor, aynı hafta içinde defalarca tekrarı yayımlanıyordu. Çocuk oyuncu da olsa, ailenin geçimine yaptığı katkının da farkındaydı. Her şeyi söylecek durumda da değildi. Yani çocuğun doğru söylemiş olma ihtimali de var.

İhtimal demişken, yıl dolmadam 85 (seksen beş ) öğrenci, MESEM kapsamında  eğitim alırken iş kazalarında (cinayetlerinde ) ölmüş. Bunlardan en acısı, bağırsaklarına kompresörle hava basılarak öldürülen, 15 yaşındaki Muhammet Kendirci. Daha bir ay geçmedei ve bu olay kamuoyunun gündeminden düştü. Oysa gencecik bir çocuğun,  saatlerce işkence görmesi bir yana, kaybolan pantolon, kilot gibi eşyalar var. Bu eşyalar, böyle ciddi bir olayda kendiliğinden kaybolmaz, demek ki bir delilleri karartma ve cinsel taciz var. MESEM'ler bir kontrol yok. Meslek lisesi stajında, meslek bilgisi öğretmeninin bir kontrolü var, Mesem'de kontrol yok.

Ben öğrencilerin mümkün olduğunca okul atölyelerinde iş öğrenmelerinden ve Mesemlerin kapatılmasından yanayım. Mesemlerin de, meslek liseleri stajı gibi, meslek öğretmenleri kontrolünde olması gerekir. Sadece öğretmenlerin teftişi yetmez, bakanlık müfettişleri, ilköğretim müfettişileri, il, ilçe milli eğitim müdürlüklerinde çalışan müdür yardımcıları, şube müdürleri de denetlemeli. Hatta sağlı, çalışma ve deiğer bakanlıkların müfettiş ve görevlileri, teftişlerinde öğrencilerin sağlığı ve eğitimi hakkında inceleme yapmalı, rapor tutmalıdırlar. 

Ben böyle diyorum ama Türkiye Büyük Millet Meclisinde bile, staj yapan çocuklar, tacize uğruyor,

8 Aralık 2025 Pazartesi

TOPLUM SÖZLEŞMESİNE ENGEL OLAN AŞİRETÇİLİK PİRAMİDİ



1994-98 arasın, Isparta, Süleyman Demirel Üniversitesindeki sosyoloji eğitimimde hocaların çoğu, katılımcı gözlemin sosyal anrtopolojinin işi olduğunu, sosyolojide gereği olmadığını söyleyip, duruyordu. Onlara göre sosyoloji anketleri, istatislikleme bilimiydi. Yaşamım boyunca hep bunun tersini gördüm. Bunun son örneğini, son çalıştığım okuldaki Iraklı öğrencilerde gördüm. Pek çoğu aşırı derecede Saddam Hüseyin taraftarıydı ve ona karşı aşırı bir hayranlık besliyorlardı. Bir süre sonra fark ettim ki, Kerkük-Musul Türkmenleri, Saddam Hüseyin ve Baas dönemi Irak'ında azınlık muamelesi görmüyorlardı ve Arap egemenliğinden  pek de rahatsız değillerdi. Her diktatörlük yada tek adam rejimi, bir hiyeraşi piramidi yaratır. Irak'da Sünni Araplar, Şii Araplara göre azınlıktı. Irak'ta Kürtler ve Hristiyanlar olmak üzere pek çok etnik grup var. Sünni Araplar da, yönetsel piramitte bir alta Sünni bir topluluk olan Türkmenleri koymuş. Bütün bu süreçte Türkmenler, Türkiye, hatta Ülkücülerle bağlarını koparmamış ama öyle buraları Türkiye fethetsin derdine de düşmemiş. Saddam'ın devrilmesi ile bu düzen bozulmuş. İşid'in bölgeyi işgali de, Arap-Türkmen dostluğunu bozmuş. Bu piramid, düşünüldüğü kadar basit de değildi Mesela Saddam'ın dış işleri bakanı Tarık Aziz,  bir Keldani, yani Hristiyandı. Saddam kabinesinin tek Hristiyan üyesiydi. Amerikan askerleri ınu, Meryem Ana heykelleri ile dolu, içinde yapay bir şelale olan konağında yakalamışlardı. Bu karmaşık düzende yeri olmayanlar Kürtler'di, onlar hiç bir şekilde siyasette yeri olmayan insanlardı. 

Benzer bir durum da Suriye'de vardı. İşin ilginci Suriye devleti, Sünni bir devlet gibi yönetiliyordu ve Esat ailesi başta olmak üzere üst düzey devlet başkanları, kağıt üzerinde Sünni olup, sürekli Sünni kızlarla evleniyordu. Orada da bir piramit vardı ve orada da Kürtler, piramitin en altındaydı. İşin ilginci, Suriye Kürtlerinin önemli bir bölümü (ne kadarı bilmiyorum) Alevi ve sözde Alevi yönetim Kürtlerden en temel vatandaşlık hakkını bile almıştı. Nusayrilere Arap Alevisi adını veren de, Beşar Esad'ın  dedesi, Hafız Esad'ın babası olan Ali Süleyman el Esad'dı. 

Arapların Kürtlere karşı özel bir nefreti var. Araplar, egemenlik altına aldıkları uluslardan, Kürtleri ve İranlıları (Selçuklulardan itibaren genelde Türklerin egemenliği yada koruyuculuğunda yaşadılar.) büyük çoğunlukla asimile edemediler. Mısır'ın sadece %10'u Kıpti kaldı. Süryaniler ve Keldaniler ise daha minik oranlardalar ve  kendi yurtlarında azınlıklar. Pek çok Arap veya Arap kültürü şairi, Kürt uyudum,  Arap uyandım diye şiir yazıyor.

Mezhepçiliğin ve etnik grupçuluğun olmadığı ülkelerde de aşiretçilik sorun, vereceğim son örnek Libya.  Senusi tarikatı, daha doğrusu aşiretinin lideri İdris, İtalyanlar ülkeyi terk edince kral oluyor ama tüm Libya'nın rızasını alamıyor. BAAS harekesi Libya'ya da ulaşıyor ve Kaddafi darbesi oluyor. Kaddafi, Libya'da bir aşiretler hiyeraşisi kuruyor. Bu yeni hiyeraşinin tepesinde, Kaddafi'ye soy adını veren Kaddafa aşireti var. Libya, tarihsel olarak üç büyük bölgeye ayrılıyor, Trablusgar, Bingazi ve Fizan. Kaddafi'nin sisteminde piramitin altında Bingazililer vardır. Kaddafi'ye yönelik ilk isyan da, burada çıktı.

Ortadoğu diktatörlerinden sonra ülkelerin uzun süre istikrara kavuşmama sebebi, kimsenin piramidin en altına gitmeye niyeti olmamasıdır. Aşiretçilik, uluslaşmaya en büyük engel, sömürgecilerin en büyük silahıdır. Sadece yabancı sömürgelerin değil, zorba iktidarların da en sevdiği silahtır aşiretçilik. Saddam'ın Şii çoğunluğu, Esat'ın Sünni çoğunluğu yönetmebilmesinin de sebebi, aşiretlere parçalanmış muhalefetin birleşememesi yada diktatör yıkıldıktan sonra piramitteki yerinin belirsiz olmasıdır. Kılıçdaroğlu, her ne kadar kimlik siyasetine oynamadı ise de, sağcı taban için hep Dersimli Kemal oldu. Benim de uzun süre onu destekleme sebebim, onun gibi Kürt ve Alevi olmam ve hayatım boyunca da bu sebeple zorbalanmamdı. Kılıçdaroğlu, Dersimli'yse, ben de Koçgiriyim. Mühürsüz oylara karşı çıkmadığında ben dahil herkes ondan desteğini kesmeliydi.

5 Aralık 2025 Cuma

ÜLKÜCÜ HAREKETE NEDEN GÜVENMEYELİM




Ülkücü hareket ne zaman kurulmuştur? Kendi yazdıklarına göre 1944 Irkçılık-Turancılık davası ile başlamıştır.  Bu dava da, Hüseyin Nihal Atsız'ın,  Sabahattin Ali'ye hakaret ve tehditleri sonucu Ali'nin Atsız'a karşı dava açmasıyla başlar. Atsız'ın davalarının sebebi de, Ali'nin İçimizdeki Şeytanlar romanıdır. Ali bu romanında Atsız ve ekibine karşı yapılacak operasyonların da sinyalini vermiştir. Bu davanın başladığı 3 Mayıs'ı Ülkücüler, Türkçüler bayramı olarak kutlar. Gerçi bu kutlamayı Ülkücülerin de çoğu bilmez, bilse de nedenini bilmez. Bildikleri, Alparslan Türkeş'in tırnaklarının kanatıldığı ve Sansaryan Han'daki tabutluk hücreler olayı. Sansaryan Han, adından da anlaşılacağı üzere , bir zamanlar, bir Ermeni tüccara ait bir işhanıyken, İstanbul Emniyet Müdürlüğü yapılmış, şimdilerde terk edilmiş, metruk bir binadır. Bina işkencehaneleriyle ünlüyken,  tabutluklardan iz yoktur. Davanın sanıklarından Reha Oğuz Türkan,  çok sonra, Fatih Altaylı'nın programında, bu tabutlukların yıkıldığını söylemiştir. Türkeş'te, bedenindeki işkence izlerini gösterememiştir. Bu davanın bir numaralı sanığı ve lideri Atsız ise, çok daha önceden, sadece edebiyatın değil, siyasetinin de içindedir. 1934 Trakya progromunun uygulayıcılarından ve sırf bu progrom için Edirne Lisesine edebiyat öğretmeni olarak atanmıştır.

Bu olaydan ardından Ülkücülük, yaklaşık on beş yıl, görünür olmaktan çıkar. Ana sanık Nihal Atsız,  1949'a kadar kısmen işsiz yada sadece roman-hikaye yazarı olarak yaşar. Bu arada bir süre Türkiye yayınevinde (sonradan Altın Kitaplar yayınevi) , çalışmış, yeni yazdıklarını da takma isimlerle (Sururi Ermete) yayımlamış, 1949'a arkadaşı Tahsin Banguoğlu, Milli Eğitim Bakanı olunca, Süleymaniye Kütüphanesine uzman olarak atanmıştır.  Darbenin askeri sanığı Alparslan Türkeş'se beraat edip, 1948 'de kazandığı bir sınavla Amerika Birleşik Devletlerine gitmiştir. Dava arkadaşları dağılsa da, genelde 1950-60 arasında Demokrat partiyi desteklemiş ama grubun askeri lideri Alparslan Türkeş, 27 Mayıs 1960'da Demokrat Partiyi askeri bir darbeyle deviren Milli Birlik Komitesi üyesi; darbe bildirisini radyodan okuyan kişi, başbakanlık müsteşarı olarak da pek çok konuda, komitenin diğer üyelerine danışmadan pek çok işi yapan kişidir. Öyle ki, Komite harici subayların kurduğu Silahlı Kuvvetler Birliği cuntasının gözüne çok batar ve on üç arkadaşıyla beraber, on dörtlüler olarak komiteden atılıp, sürgüne gönderilirler (Sürgüne gidenlerden biri de Ümit Özdağ'ın babası, yüzbaşı Muzaffer Özdağ'dır.)

Türkeş, sürgünden Başbuğ ünvanıyla döner. Ona bu ünvanı kim ve nasıl vermiştir, belli değildir. Uğur Mumcu'nun, Kırklı Yılların Cadı Kazanı kitabına göre Nazi istihbaratının Türkiye'de kurduğu Promete örgütü, o zamanlar yüzbaşı olan Türkeş için, Türk Nazilerin führeri diye bahsetmektedir. Kendisi daha Delhi'de büyükelçi olarak sürgündeyksen, lideri Osman Bölükbaşı olan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, komando kamplarını kurmuştur. Sonrasını internetten de kolayca öğrenebilirsiniz. CKMP, MHP olur ve 12 Eylül 1980'e kadar artan bir sokak şiddetinde sağı temsil eder. Arama motorlarında bulmak  zorlanacağınız şeyler,  27 Mayıs'ın çok sonra ortaya çıkan Sivas kampının, tamamen, o zamanlar başbakanlık müsteşarı da olan Alparslan Türkeş'in fikri olduğu ve komando kamplarının Kızılay çadırları ve emekli-muzavvaf askerler tarafından yürütüldüğü dönemde henüz silahlı sol örgütlerin ortaya çıkmadığıdır. Yani aslında savaşa sağ, daha en baştan hazırdır. Alevi düşmanlığı bile o zamanlar başlamıştır ve o zamanlar Aleviler çoğunlukla Demokrat parti takipçilerine oy vermektedir halen. Oysa sağcılar, 1961'den sonra dincileşmeye, Aleviler aleyhine dışlama ve saldırılara başlamışlardır. Herkes MHP'lilerin Alevilere saldırlarının yetmişlerde başladığını sanıyor. Oysa benim bildiğim ilk kitlesel katliamlarını Aydın şehrinde beş Aleviyi katlederek yapmışlar.

Bu örgütlenme, 1934'den beri her eylemini devlet güvencesinde ve kontrolünde yapmasına rağmen, arada bir devlet zorbalığına da uğramıştır. Buna rağmen 12 Eylül, bu örgüt için şok edici olmuştur. Kendini meştulaştırmak için halkı barıştırma ve tüm şiddeti sonlandırma sloganını belirleyen cunta, mecburen Ülkücüleri, bu sefer biraz sert okşadı. Bu olay o dönem Ülkücüleri arasında depresyonlara neden olsa da, Ülkücüler devlete çok da küsmedi. Daha 12 Eylül rejimi, Turgut Özal'a devretmeden, emniyet genel müdürlüğünü ve sağlık bakanlığını Ülkücülere devretmiştir bile. Ülkü Ocakları, altmışlı yıllardan itibaren, doksanlı yılların sonlarına kadar, merkez sağ (Adalet Partisi, DYP, Anap) gençlik örgütü gibi çalışır. Pek çok Ülkü Ocaklı, otuzlu yaşları yaklaşrıken ANAP ve DYP'ye geçer. Oysa merkez sağ da erimektedir ve doksanların başından itibaren bu bellidir. Bu sebeple o yıllarda DYP genel başkanı Tansu Çiller'in bile başbuğum dediği Alparslan Türkeş, 1995'de tek başına seçimlere girer.

Bu arada artık Ülkücülüğün tek partisi MHP değildir. 1993'de, eski Ülkü Ocakları Genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, başbuğuna resti çekip, kendi partisini kurmuştur. Başbuğ'undan neden ayrıldığı belli değildir. Nihat Genç, donsanlarda, Leman dergisinde, Türkeş'in Amerikalı Yahudi  lobicilerle kolkola olması sebebiyle olduğunu yazmıştı. Muhsin Yazıcıoğlu'nun partisi Büyük Birlik Partisi, sokaklarda ve medyada çok görünmesine rağmen, sandıkta yüzde 1'den az oy alan partiler kervanındadır. Sadece 2009'da, Muhsin Yazıcıoğlu'nun şüpheli bir helikopter kazasında ölmesi sonucunda BBP, Sivas il genelinde, merkezde ve pek çok ilçede belediye başkanlıkları kazandı.

Her iki parti de hem seksen öncesinin Maraş-Çorum-6 Mart-Bahçelievler gibi katliamlarının, hem de doksanlı yılların Sivas,  Gazi Mahallesi, Hrant Dink cinayeti gibi kıyımların şüphesi ve hükmü altındaydı. Türkeş , MHP'yi, bir holding gibi oğlu Tuğrul'a bırakmaya niyetliydi. Oysa kaderin hesabı farklıydı. Havada uçan sandaleyeler de Devlet Bahçeli'yi engelleyemeyecektir. Bahçeli, Ülkü Ocağı sayısını azaltıp, Ülkücüleri de sokak kavgalarından çeker.

1995 seçimlerinde MHP'nin %10 seçim barajını geçememesini, Türkeş'in dünürünü, dişçisini aday göstermesi ve teşkilatları kızdırması olarak görmüştüm. Oysa gerçek daha farklıydı, çünkü doksanlarda MHP zaten iktidar ortağıydı. İçişleri ve sağlık bakanlıklarında Ülkücülerin mutlak hakimiyeti vardı. Polis ve Jandarma özel harekata seçileceklerin adı, öncelikle Ülkü Ocaklarında belirleniyordu.   DYP-ANAP VE Fenerbahçe kongrelerinin kimin kazanacağını Ülkücüler belirliyordu. Mafya denen suç orgütlerinin tamamı da Ülkücüydü, yani seçimleri kazanmalarına çok da gerek yoktu. 1995 seçimlerinden itibaren bu değişecekti. 3 Kasım 1996, Susurluk Olayından sonra Derin Devlet söylemi yaygınlaşacak, devlet içinde Ülkücüler önce yavaş yavaş, 2002'den sonra artarak, 2010 Yetmez Ama referandumundan sonra da süratle temizlenecek, yerlerini FECÖ başta olmak üzere tarikatlar alacaktı. Ülkücülük de, özellikle üniversitelerden başkayaraki demode olmaya başladı. Kurtlar Vadisi dizisinin popülaritesi bile bunu değiştiremedi. (Vadideki karakterlerin gerçek hayattaki yansımalarının neredeyse tamamı (birbirlerine düşman olanlar dahil) Ülkü Ocaklıydı)

MHP'nin genelde ara ara unutulan olayı, 2002'de AKP'nin iktidara gelmesine katkısıdır. Bu katkı iki türlüdür. Birinci olarak Devlet Bahçeli'nin, birdenbire koalisyonu dağıtıp, ekonomik kriz sonrası toparlanma yeni başlamışken koalisyonu bozması; diğeri de hem Cem Uzan'ın,  daha doğrusu Uzan ailesinin Genç Partisine başlangıçta milliyetçi söylemlerle alan açıp, %7,2 gibi %10 barajının altı ama ciddi bir oy alarak, hem MHP, hem de bir zamanların iktidar partileri ANAP, DYP ve DSP'yi baraj altı ve tarihin mezarına gömdürüp, kendisini de baraj altı bırakmasıydı. Bütün bunların sonucunda AKP, %34 oyla meclisinin çoğunluğunu ele geçirecek, MHP'de bir süre muhalefette oyalanacak,  oysa AKP'nin tek başına seçilemediği ilk seçimler olan Kasım 2015'de yeni koalisyona HDP'nin (şimdiki adıyla DEM) dışarıdan da olsa destek vermesini bahane ederek, seçimi yeniledi. Sonrasında önce Suruç'da, sonra Ankara garında olmak üzere arka arkaya kalabalıkların içinde patlayan, sonra kendisi de muhalefet partisi kuracak şahsın, bombalar patladıkça oylarımız artıyor lafı, iktidarın illa kazandığı seçimler, darbe girişimi ve MHP iktidar kanadında ama çok geç; bir zamanlar Ülkücülerin doldurduğu kadrolara FECÖ harici diğer tarikatlar talip. Bunun üzerine Ülkücü hareket yeni partilerini kuruyor. İyi parti, 2002 sonrasında %10 barajını geçen ilk parti de olsa, 2023 seçimlerine günler kala Meral Akşener, ilk tura haftalar kala Yılmaz Özdil öncülüğünde kriz çıkarıp, seçimlerin kaçmasına sebep oluyor. Hareketten çıka diğer parti olan Zafer Partisinin adayı Sinan Ogan'da, ikinci turun kaçmasına sebep oluyor. Ben Ogan'dan ümidimi, Nihat Genç ve Veryansıncıların desteğini öğrenince kesmiştim. Sezen Aksu'nun desteğinden sonra TİP'e de çok güvenmiyorum.

Bu hareketten çıkan son parti ise Anahtar parti, bu partinin genel başkanı Yavuz Ağıralioğlu, 10 Kasım'da Osman Yüksel Serdengeçti'nin ölğm yıldönümünü andı. Serdengeçti bu şahsın ilk  soyadı değil. Bir süre çıkardığı dergnin adı ve daha sonra kendi soyadı yapmış. 1944 davasında tutuklanan en ilginç isim. 44'de Atsız'ın yandaşı,  sonrasında da Said-i Nursi'nin ve Necip Fazıl Kısakürek'in müridi, Demokrat parti ve Adalet partisinden mebus olmuş ama disiplinsizlikten partiden atılmış. En çok bilinen eylemi, mecliste kıravatı beline takması. Her daim Atatürk düşmanı. Şair olarak tanınsa da, ortamlarda şiiri okunmaz. Tanrı Türkü korusun, Allah'da müslümanları ; Hira dağı kadar Müslümanın, Tanrı dağı kadar Türk diye ekzantirik aforizmaları var. Adı çok bilinen ama şiirleri bilinmeyen şair. Her 10 Kasım'da Atatürk'ün adını gölgelemek adına X'de gündem olur. Ağıralioğlu'nun Serdengeçti'den bir satır okumuş olduğunu da sanmıyorum.

Bu hareket, daha 1934'de istihbarat odalarında, derin devlet koridorlarında kuruldu ve her an her yere döner. Buraya kadar yazdıklarıma inanmıyorsanız, araştırın biraz.

Kürtçü hareketi de yazacağı ama bir kaç yazı sonra.