31 Aralık 2025 Çarşamba

BİRBİRİNE KARIŞTIRLAN BAZI ŞEYLER HAKKINDA-1 EĞİTİM VE İŞ

 


Toplum olarak pek çok şeyi birbirine karıştırıyoruz. Maddeler halinde yazacağım, yetmezse  Günlük yaşama ait konulardan başlıyorum.

  1)En başından, eğitimin tüm kademeleri ve hayattaki başarılar, birbirinden ayrıdır. İlkokul, orta okul, lise, üniversite başarıları birbirinden farklıdır. Ben, kardeşlerim ve akrabalarım, bunun örneğidir. Benim ve kardeşlerimin üniversiteye kadar eğitimleri, hatta en küçük kardeşimin üniversite eğitimi, hiç de parlak değildi. Sekizinci ve dokuzuncu sınıflarda sınıfta kalmakla kalmayıp, okula ara verdim, iki ayrı işte çalıştım. 11. sınıfı hariç (o zamanlar lise 3 yıllıktı) her yıl bütünleme sınavlarım oldu. Üniversiteyi de ikinci senemde, dersaneye gitmeden ve bir kaç farklı işte çalışarak, arada vakit kalırsa ders çalışarak kazandım. Lisede her yıl teşekkür, takdir belgesi alan pek çok arkadaşım, sınavı kazanamadı. Benden bir buçuk yaş büyük teyzem de, her sene takdir aldığı halde, İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat bölümünü, üç sene uzatarak bitirdi. Benim bitirdiğim Süleyman Demirel Sosyoloji bölümünü, bölümün üçte biri kadarı uzattı ve okulu uzatan pek çok arkadaşım, takdir almak bir yana, kredili sistem sayesinde üç yıllık liseyi, iki buçuk yılda bitirmişti. Kız kardeşlerimden biri 7 ve 8. sınıflarda kaldı, liseyi üç yılda bitirip, üniversite sınavını ertesi yıl kazanarak, öğretmen oldu.

2)Okul sonrası yaşam, tamamen okuldan ayrıdır. Sonrasında iş bulmak, para kazanmak; çalışma-şans ve zeka üçlemesinin birleşimi sorunudur. Herkes şansızlıktan yakınır, oysa  nice şansı kaçırmış yada hiç fark etmemeiştir. Bir İran atasözü, şans, kaplumbağa hızıyla gelir, ceylan hızıyla kaçar, der. Bir şekilde çalışmayan kimse yoktur, mesele ne çalışacağını bilmektir. Çok tembel bile olsak, eninde, sonunda para kazanmak için çalışırız. Okul hayatı başarılı herkes, iş hayatında başarılı olmayabilir yada tam tersidir. Eğitim hayatıyla, iş hayatı birbirinden farklı şeylerdir.

Ben ve kız kardeşim, ikinci yılda üniversite sınavını kazanıp, , dört yılda bitirip, KPSS'den önce öğretmen olduk. Sürekli takdir alıp, üç yıl üniversiteyi uzatan teyzemiz de, çalıştığı banka, BBDDK'ya devredilip, kapatılınca, iki bin yılında, İngilizce hazırlık okumuş her üniversite mezununun İngilizce öğretmeni atanmasından faydalanıp, İngilzce öğretmeni oldu. En küçük kız kardeşimiz, üç sene arka arkaya üniversite sınavını kaybetti, sonra ek kontenjanla Ordu^ya, iki yıllık Meslek Yüksek okuluna gitti. O okulu da dört yılda bitirdi Sonra bir kaçotelde ve bir gümrük müşavirlik firmasında çalıştı, evlendi. Kocasının zoruyla açık öğretimle fakülteye tamamladı ve gümrük müşavirliği sınavını kazandı. Şimdi hepimizden çok maaş alıyor. Hiç birimizin aklına, kız kardeşimizin bu günleri göreceği gelmezdi.

3)Öğretmenlik ile okunulan üniversite arasında da çok alaka yoktur. Pek çok proje okulda, fen lisesinde, her hangi bir liseden mezunlar çalışırken, pek çok sıradan ve hatta vasat altı öğrencilerle dolu okullarda da çıkmış, şu anki okulumda tarih öğretmeni, doktoralı ve hatta Hacettepe Tarih dergisinde makaleleri yayımlanmış. Heniz genç, Haymana'da ve burada çalışmış. İngilizce öğretmeni arkadaşım, ODTÜ psikoloji mezunu, psikolojide master yapmış, bir süre bir şirkette çalışmış. Bir subayla evlenince ve iki bin yılında fırsat ekinde geçince öğretmen olmuş. Diyarbakır'a gittiğinde, Dicle üniversitesinde master yapmış, yani çift masterli. Yirmi beş yıllık öğretmen ama hiç proje liselerde, fen-sosyal bilimler lisesinde çalışmamış. Anadolu öğretmen lisesinde çalışmayı, pansiyonda nöbet tutmamak için kabul etmemiş. Bense fen, sosyal bilimler ve anadolu öğretmen liselerinde çalıştım ve sadece Süleyman Demirel (Isparta) sosyoloji mezunuyum.

Üstelik bu arkadaşlar, evden işe, sıradan bir hayat sürerken, ben buraya sık sık yazı ekliyor, bu yazılara utanmadan felsefe ve sosyoloji diyorum.

Hayatımızın her safhası, ayrı kurallar, ayrı yetenek ve yeterlilikler ister. Bunları birbirinden ayırmalıyız.


28 Aralık 2025 Pazar

TURİZME NEDEN ARTIK HAYIR DEMELİYİZ

 




Çocukluğum 12 Eylül ve Turgut Özal neoliberalizmi döneminde geçti. Bu dönem tek kanallı devlet televizyonu, devlet radyoları, neredeyse tamamı devlete ait okullar, henüz sadece Milliyet grubuna sahip Aydın Doğan, Erol ve Sedat Simavi kardeşler ve yeni İzmir, Yeni Asır'dan tüm ülkeye yayılmaya başlayan Sabah (Dinç Bilgin) grubu medyası, halkı şekillendirmekle meşguldü. O yıllarda topluma verilen hızlı kalkınma yolu GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) ve Turizm'di. Turizm bir kalkınma mucizesi gibi sunuldı seksenli yıllar boyunca. 

Bugün dünya çapında turizme ve turistlere karşı öfke var.Turizm pek çok yerde kazançtan çok masraf üretmekte. Turistler, en ucuzu ararken, en pahalı tüketimlerle sebep olmaktadır. Turist, bu kısa zaman aralığında, süper zengin gibi yaşamakta, yiyeceği, içeceği ve pek çok şeyi ziyan etmektedir. Açık büfeden artanlar, sık sık temizlenen havuzlar, otellerin günü birlik tükettiği şeyler, toplamda büyük yığınlar etmektedir. Kısa süreli festivaller ve şenlikler, ani büyük çöp yığınları üretmektedir. Şehirlerin altyapısı, bından dolayı zorlanmaktadır. Diğer bir sorun da turistlerik kabalıkları ve ahlaksızlıklardır. Tatile gelen tursit, etrafındaki insanların yabancı olması sebebiyle, kendini toplumsal yasalardan, ayıp kavramından muaf olduğu sanrısına sebep oluyor. Las Vegas'da olan, Lac Vegas'ta kalır sözü ile özetleyeceğimiz bu düşünce, turistlerin kumar, fuhuş ve yasaklı madde kullanmak dahil her türlü gayrı ahlaki ve gayrı kanuni eylemi yapmaya meyli olasıdır. Bazı turistlik yerler, bu tür özellikleri temel özellikleri olarak tanıtmakta. Buraların günah şehri olması, özellikle vurgulanmakta. Bu günahlar, ardından MAFYA denen büyük suç örgütlerini de ülkeye-şehre-yöreye çağırmakta. Kumar ve fuhuş, mafyanın ilk ilgilendiği konu. Kumar ve fuhuş, ardından uyuşturucuyu da getiriyor. Turistlik şehirleri, günah şehri olmaktan sakınmak gerektiği gibi,  turistlerin taşkınlarına müsamaha edilmemelidir. Turizmle yapıacak yapılaşmalar sınırlandırılmalı, belli bir miktar parası olmayada da, turist vizesi verilmemelidir.

Tek sorun gümah şehirleri değildir. Otel, plaj yapılacak diye yağmalanan kıyılar, ormanlar, hatta dağlar ve yaylalardır. Her taraf otel ve insan doludur. Diğer başka bir sorun da, yazlık ev sorunudur. Deniz kıyılarında tarım bitiyor, doğal kaynaklar, yaz aylarında, bazen sadece yirmi gün kullanılan, bazen de üç sene boyunca kimsenin kullanılmadığı yazlıklarla ziyan oluyor. Evin harap olması bir yana, koyun otlatılsa bile ekonomiye katkı sağlayacak arazi, bildiğiniz çöp oluyor. Bu çöp olma, sadece yazlıklara özgü bir sorun değil. Koca koca oteller, tatil köyleri de aynı kaderi yaşıyor. Türkiye dahil pek çok ülkenin kıyıları, terk edilmiş otellerle doluyor. Turizm sektörü iaw çok kırılgan. 2005'den beri her sene  şubat-mart-nisan, hatta mayıs başlarında, turizme balta vuran siyasi kriz yada terör olayı yaşanıyor, farkındaysanız. Batı ve kuzey Avrupalı turistler de ülkemize pek az geliyor artık Türkiye'ye. 

Turizmin diğer bir karanlık yüzü de kara para aklamasıdır. Hizmet sektöründe giderler belirsiz olduğu için kara para aklayıcılar, hizmet ve turizm sektörüne doluşur. Ben bunun için turist kart öneriyorum. Turistler, vergi iadesi için bu kartla alışveriş zorunlu olmalı, bu kart, telegon uygulamasına dönüştürülmemelidir. Yerli halkın bu kart üzerinden vergisiz alışveriş yapmaması için de tedbir alınmalıdır.

Turizm, asla kalkınma için tek seçenek olmadığı gibi, fazla genişlediğinde sanayi ve tarımı batırmaktadır. Kontrol edilmelidir.

26 Aralık 2025 Cuma

Güneri Cıvaoğlu-Kamyonun farları-27 Aralık 1996

 



MİT Kontr - Terör Daire Başkanı Mehmet Eymür açıklıyor:
"Doğru iş yapmadığımızı bile bile, yurtdışı operasyonlarda 1983'ten sonra Abdullah Çatlı'yı kullandık.
Sonra... Biz bıraktık, Emniyet kullandı."
Bu ifadenin sonrası, daha da düşündürücü.
Çatlı, bir Emniyet Amiri gibi MİT elemanı Tarık Ümit'i sorgulamış. Neredeyse cüppe giydirilip, savcılık da yaptırılacak.
Eymür, zamanın Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'a telefon edip "adamımız Tarık Ümit'i Çatlı sorguluyormuş. Onu sağ istiyoruz" demiş.
Ağar'ın yanıtı "İbrahim'i (Özel Harekat Daire Başkan Vekili - şimdi açıkta -) arar, hallederiz" olmuş.
Eymür'ün İbrahim Şahin ile Çatlı ve Ümit konusundaki konuşmaları da bu doğrultuda.
Çatlı'nın varlığını ve Ümit'i sorguladığını kimse inkar etmemiş.
Ve MİT, kendi ajanı Ümit'i geri alamamış.
Ümit öldürülmüş.
ABDULLAH Çatlı, meslektaşımız Abdi İpekçi'nin katli hadisesinde cürüm ortağı zanlısıdır.
İpekçi'nin katili Ağca'yı hapisten kaçırmış, evinde 20 gün konuk etmiştir.
Ağca'ya iki kez pasaport temin eden ve yurt dışına kaçıran adamdır.
Hakkında yargının arama kararı vardır.
İnterpol de Çatlı'yı, kırmızı bültenle aramaktaydı.
Bizler toplum olarak onu "kaçak" sanıyorduk.
Ama, aradan yıllar geçtikten sonra öğreniyoruz ki... Aldatılmışız.
MİT'in ve Emniyet'in hizmetinde yıllarca çalışmış.
Devletin saygın yeşil pasaportunu kullanmış. Cebine silah ve silah taşıma ruhsatı verilmiş.
O zaman kabus gibi bir uğursuz soru beynimize yapışıyor.
"Yoksa, sevgili İpekçi'nin öldürülmesiyle gizli servislerin ve CIA'nın bağlantısı mı var?"
Çünkü...
Çatlı, İsviçre'de hapishanedeyken, bizim gizli servislere haber salıyor.
"Beni artık buradan çıkarın" diyor.
Bizim gizli - özel - servisler çıkartıyor.
İsviçre hapishanesinden adam çıkartmak, öyle bizim gizli servislerin pek harcı olmasa gerek.
Herhalde devreye CIA girmiş olmalı.
Peki neden CIA?

GENE yeni yeni öğreniyoruz ki... İtalya'da eski Başbakan sağcı Aldo Moro'yu, komünist Kızıl Tugaylar, CIA ve NATO bağlantılı "ordu ve İtalyan gizli servisinin GLADIO örgütünün taşeronu" olarak kaçırmış ve öldürmüş.
Sebep:
Aldo Moro... O sıralarda İtalyan Komünist Partisi ile sağcıların ortak hükümet kurması için ağırlık koyuyor. Onu sisteme entegre etmek teorisini savunuyor.
Oysa CIA'nın, Pentagon'un kabusu, İtalya'da komüstlerin iktidara gelme olasılığıdır.
NATO'nun İtalya'daki gizli örgütü GLADIO'nun görevi bunu önlemekti.
GLADIO - son verilere göre büyük olasılıkla - Kızıl Tugaylar terör örgütüne işi havale ediyor.
İtalya'nın en saygın politikacılarından Moro, Kızıl Tugaylar tarafından kaçırılıyor... Sonra da öldürülüyor.
1970'li son yıllarda Abdi İpekçi'nin başlıca çabası da, Adalet Partisi ve demokratik sol CHP'nin ortak hükümet kurmasıydı.
Türkiye'nin terör ve diğer sorunlarının üstesinden, bu güçlü hükümetin gelebileceği kanısındaydı.
Oysa, - herhalde - bazı gizli güçler, Türkiye'de ihtilal olmasını istiyorlardı.
İhtilal ortamının tam oluşması için, kanlı eylemlerin ve kaosun sürmesi taraftarıydılar.
Solun iktidara taşınmasına karşıydılar.
Abdi İpekçi bu nedenle ortadan kaldırılmış olabilir.
Mehmet Ali Ağca, son TV röportajında, "Abdi İpekçi'yi öldürmeyecektik. Kaçıracaktık" demişti.
Tıpkı Aldo Moro'ya yapıldığı gibi. Yani, önce kaçırmak... Sonra öldürmek.
Çok düşündürücü bir paralel. Sanki aynı yöntem, aynı merkezden planlanmış.
Uğur Mumcu da son aylarda uyuşturucu, mafya, terör bağlantıları üzerindeydi. O da aynı takım tarafından öldürülmüş olamaz mı?
Abdi İpekçi'den Uğur Mumcu'ya uzanan bir zincirin halkalarını sezer gibiyiz.
Devletin bunca özel birlikleri, değerli elemanları, yetişmiş birimleri varken, özel görevlerde, Türkiye'nin en seçkin aydınlarından birinin öldürülmesine karışmış Çatlı'dan yararlanılması, izah edilir gibi değil.
Çatlı keşfedilene(!) kadar, Türkiye Devleti, kendini koruyacak vurucu güçten yoksun ve aciz konumda mıydı?
Çatlı bundan böyle yok... Türkiye kendini organize gizli güçlere karşı koruyacak elemanlara, artık sahip değil mi?
Türkiye'yi böylesine zayıf görmeye ve göstermeye kimsenin hakkı olamaz.
Eymür'ün ifadesine göre "Çatlı'nın daha sonraki yıllarda Emniyet adına Türkiye içinde yaptığı görevler nelerdir?"
Bunlar araştırılmalıdır.
Kamyonun farları, bakalım daha neleri aydınlatacak.

 Milliyet Gazetesi, 27 Atalık 1996

https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/guneri-civaoglu/kamyonun-farlari-5260937

22 Aralık 2025 Pazartesi

PAYİDARLIK YANILGISI VE TUVALET KAĞITLARI



Payidar, pay sahibi demektir. Timur Selçuk'un bir şarkısının adı da Nereye Payidar'dır.
Diktatörler ile liderlerin farkı şudur ki, diktatörlerin çevresi, gidenlere rağmen genişler. Çünkü yapılacak işler çoğalır, iş yapacak yeni adamlar gereklidir. Oysa diktatörler ülkeyi yağmalar ve yağmacılar daha fazlasını istediklerinden, paydaş, payidar istemezler. Hepsini kendileri yemelidir.
2010 Yetmez Ama Evet'den beri payidarları harcaya harcaya gidiyorlar. Yetmez Ama Evet payidarları, pislikleri temizleyen birer tuvalet kağıdı olduklarının farkında değiller halen. Çoğu T24'e doluşmuş, muhalefetçilik oynuyorlar. Bir kaç tanesinin yazısına baktım. Muhalefet yaparken de yaranma çabasında pek çoğu.
Onlar T24'de çırpınırken, zamanında onları kendi gazetelerinde besleyen Aydın Doğan ise servetine servet katıyor. Medya sektöründen çekildi ama ne gam. On sene önce çekildiği bankacılık sektörü ve medya hariç her sektöre elini daldırıyor. Fetö'nün sol elini yıllarca himaye etti ama 15 temmuz gecesi reisin mesajını yayımlamanın ödülünü alıyor.
Bombalar sayesinde oy kazanıyoruz diyen cüce de muhalefete geçtiğine göre herkes muhalefete geçebilir zira o artık atılmış bir tuvalet kağıdıdır.
Ancak kar hırsı ve kazanma arzusu insanı mantıktan uzaklaştırır. Bu kumarbaz yanılgısının bir türüdür. Kaybetmeye başlayan kumarbaz, her an şansının döneceğine inanır. Hitler'de, Sovyet orduları bir kaç yüz metre uzağına gelene kadar savaşın kendi lehine döneceğine inanıyordu.
1944 Temmuzunda ,  yani savaşın bitmesinde 10 ay önce Hitler'e suikast ve komplo kuranlar da, teslimiyetten yana değildi. Almanya'nın 1914 sınırlarını (yani Fransa'nın Alsas'ı da dahil), Avusturya ile birleşmenin devam etmesini, güney Trol bölgesinin ve bu günkü Çekya'nın Südet bölgesini de istiyorlardı. (Oldu canım, başka emriniz?).
Aynı grup, 1920'lerde bir ara toplanıp, komünistler çok güçlendi, bize bir diktatör lazım demişti.
Genelde zenginler bir araya gelip, yoksulları ezmek için bir diktatör seçerler ve genelde de o diktatör kontrolden çıkar. Hitler daha Kavgam kitabında imparatorluğunu doğuda kurmaya karar verdiğini söylemişti. Alman milyarderlerin Hitler'den istediği o zamanlar dünya petrolünün dörtte birini üreten Bakü ve üzerinde bulunduğu Aşkelon yarımadasını işgal etmesiydi. O ise sırf Lenin'in adını taşıyor diye Leningrad önlerinde ve sırf Stalin'in adını taşıyor diye Stalingrad önlerinde milyonlarca Alman ve Alman yandaşı (aralarında Fransızlar bile vardı) kanını boşa harcadı.
Diktatörler sadece ülkeyi kötü yönetme anlamında kontrolden çıkmaz. Bir zaman sonra en yakındakilerini ve zengin ettiklerini de harcar. Dünya onun içindir ve geri kalan payidarların tuvalet kağıdı kadar değeri yoktur.
(Bu yazıyı uzun zaman önce başka bir blog için yazmıştım ama baktım da burada yayımlama zamanım gelmiş.)

21 Aralık 2025 Pazar

İKTİDARIN BALDAN TATLILIĞI VE SONSUZ SANILMASI



İlk  aşkların en  tatlı yanı, hiç bitmeyecek sanılmasıdır demiş Benjamin Draselli. Buna iktidarı, özellikle devlet iktidarını da ekleyelim. İktidar, ilk aşklar gibi hiç bitmeyecek sanılıyor. Bu yüzden de devrimler, hiç olmayacakmış gibiyken, birden bire olur. Rosa Lüxemburg; devrimler olmadan önce imkansız, olduktan sonra kaçınılmaz görünür, demiştir. Devrimler, iktidarlar için tam da böyle olur. Zülfü Livaneli'nin deyimiyle iktidarda olmak, kaplanın (ya da arslanın) sırtında olmak,  onu yöntetmek, onu kullanarak herkesi tehdit etmektir. Bir de o kaplanın sırtından inmek vardır. Düştüğünüz an, paramparça olduğunuz anddır.

Bu yüzden zorba iktidarların temel zorbalık sebebi, iktidarlarına tehdittir; İktidarlarına tehdit olmayan yada öyle olmadığını zannettikleri şeylere karşı şaşırtıcı şekilde müsamahakardırlar. 2. Abdülhamit'i ele alalım: son otuz yıldır, hatta çok öncesinde, yetmişlerin sonundan itibaren kapana kapana kalmayan (bazı Ege ilçelerinde kalmış galiba) yasal genelevler, ilk defa bu dönemde açıldı; ilk rakı, şarap, bira fabrikaları bu dönemde açıldı;  gazetelerde ağır bir sansür vardı ama alkollü içecek reklamı serbestti. Abdülhamit dönemi, İsranbul Bektaşileri için ikinci bahar gibiydi; 2. Mahmut'tan kalma yasaklardan tamamen kurtulmuşlardı. Buna karşın Abdülhamit döneminde  gazetelerde burun demek, yıldız demek, Fransız ihtilalinden bahsetmek yasaktı. Bir de son 23 yıla bakın; domuz, kasaplık hayvan oldu, kimliklerde din ibaresi kalktı (oysa bizzat kendileri, iktidarlarından önce, sokağa çıkma yasaklı nüfus sayımlarında, nüfus memurları din sormuyor diye öfkelenmişlerdi.

İktidar sahipleri, iktidarları tehlikeye düştükçe daha da sorbalaşır, bu zorbalığın da iktidarı düşürmeyi zorlaştırdığını sanır. Zaman geçtikçe de daha da tecrübesi arttığı ve ülkeyi daha iyi yönettiğine dair bir yanılsama içindedir. Benzer bir yanılsama da, iktidardan düştükten sonra geri geleceğine dair olarak yaşar. İdi Amin, sığındığı Suudi Arabistan'da, telefon faturası astronomik gelince (o zaman internet uygulamaları yoktu, şehirler arası ve milletler arası telefonla konuşmak özellikle pahalıydı. Enver Paşa ise onca olandan sonra yirmi gün, yirmi iki gece süren Sakarya Meydan Savaşı sırasında Batum'da, olası bir Türk yenilgisinde, liderliği almak için bekliyordu. Bunu duyan Ankara hukümeti halka Sarıkamış faciasını hatırlattı.

Bu yazıyı aklıma son günlerde internete düşen bir video yüzünden yazmaya karar verdim. Video da devrileli bir yılı geçmiş olan Suriye eski diktatörü Beşar Esat,  bombalarla yıkılımış Guta şehrini gezip, camilerini inşa eden insanları, kendine piramit yaptırtan firavunlarla bir tutup, bunları bir daha katletmeli diye dalga geçiyor. Ne kadar rahat ve kendinden emin, arabayı kendisi kullanıyor ve etrafında bir tane bile koruma yok.  Ayni video mu, devamı mı bilmiyorum, Beşar bey, koruyucusu Vlademir Putin'in botoksları ile alay ediliyor. Her şey bir yana, muhaliflerin karşı saldırısı başlamadan evvel, ülke yüz ölçümünün % 85 kadarı elindeydi ve son bir yıldır Esat ailesi savaşı kazanmış gibiydi. Buna karşın Esat ailesi Kürtler dahil tüm muhalifleri ezse bile, bir on yıl kadar sonra benzer bir isyan yada isyanlar daha  çıkacaktı. Rusya'yı sonsuz bir iç savaşın taraftarı olacaktı ama olmadı. Muhaliflerle anlaştı ve savaşı kısmen bitirdi; kısmen diyorum çünkü Kürtler ile tam bir uzlaşma henüz (2025 Aralık) sağlanmadı. Beşar bey Moskova'da bir yerlerde, tekrar göz doktorluğuna dönmek üzere ders çalışıyormuş.

Beşar Esad,  daha iktidara gelmeden iç savaşa hazırdı; 1982 Hama katliamından sonra iiç savaş çıkacağı belliydi. İktidarının ilk yarısı iç savaş için yığınak yapmakla, ikinci yarısı da iç savaşla geçti. İç savaşa o kadar hazırdı ki ülkesini, iç savaş ekonomisi için Araplar arasında yaygın C.... uyuşturucusu için bir üretim üssüne dönüştürdü.

Bütün ölümler erken olması gibi, bütün zorbalar için iktidarın düşüşü beklemedikti. Babil kralı Baltazar, kahinlerinin söylediklerine inanıp, Perslerin işgaline karşı hazırlık yapmadı. Sarayında sarhoş şekilde eğlenirken,  işgale uğradı. Krallığının yıkılacağını sadece dedesinin esir ettiği Yahudiler söylemişti. Büyük Kiros (Kubad), bu sebeple Yahudilerin geri dönüşlerine izin verdi. Hitler 1932^de hulümeti bozunca, partisinden 6 bin kadar kişi istifa etti, oysa bir kaç ay sonra Almanya'nın en güçlü kişisi olacaktı. Ekim devriminin 1. yıldönümünde muhalifler ülkenin dörtte üçünü elinde tutuyordu. Fidel Castro^'nı  seksen üç kişiyle iktidara gelmesi o kadar süprizdi ki, zenginler evlerinin anahtarını, bir kaç hafta sonra gelmek üzere uşaklarına bırakmıştı.

İktidar güzel bir rüyadır ve biri dürtmeden kendiniz kalkmalısınız.


19 Aralık 2025 Cuma

KÜRTÇÜLERE NEDEN GÜVENMEMELİYİZ







 Son sözü en başta söyleye söyleye, sondan başa yazmayı yöntem haline getirdiğimi fark etttim. Burada da sonran başa, yani sonuç, gelişme ve giriş olarak yazıyorum. Öğretmen alışkanlığıyla da maddeler halinde yazıyorum.

1)Kürtler ve Kütrçüler, 1950 ve öncesinin hesabını soracağım diye sosyal demokratlara çok saldırmasın, sığınaklarına tükürüyorlar. Bu üçüncü açılım da birden bire bitecek. Belki farkında değilsiniz ama alttan alta hazırlığı yapılıyor. Aslında tüm bu olanlar,  Suriye'de mevcut durumun Türk halkınca kabullenilmesi olayı. Tom Barrac isimli Amerikanın Ankara büyük elçisi olan ama Victoria döneminden kalma İngiliz diplomatı kılıklı şahıs,  büyük bir kibirle konuşup, duruyor. Oysa hem Amerika, hem Rusya, Kürtleri defalarca sattı.Meşhur Halepçe katliamını Amerika ve Avrupa basını uzun süre görmezden geldi.  Suriye'de  her an her şey değiştiği gibi, Türkiye'de de her an her şey değişir. Bu sefer olanlacaklar, 7 Eylül 2015'de Beypazarı'nda olanlardan daha beter olabilir. Sonrasında sığınacağınız yer sosyal demokratlar olacaktır.

2)Kürtlerin gizli asimilasyonu: Amerika ve Svrupa'nın özerklik yada başka şeyler için uğraşmasının arkasında görmediğimiz başka bir şey var. Z ve sonrası kuşak Kürt gençler arasındaki sessiz asimilasyon. Siirt'e yıllar sonra gidince, bu gerçeği daha net gördüm. Sokaklarda Kürtçe oynayan çocuklar gitmiş, yerini Türkçe almıştı. Geçmişte büyük şehirlerde yada batı illerinde yaşayan Kürtlerin sorunu bu sefer bizzat güney doğuya taşınmıştı. Normalde bu tür ayrılıkçı terör olaylarında tersi olur. Ana dilini unutmuş gençler, dil öğrenmeye başlar. Şimdi ise tersi. 2015'lerden beri ise hızlandı. Bunun bence iki nedeni var; sosyal medya ve her yere açılan üniversiteler. Bir zamanlar ikinci çanak antenle, uydu kanalı Roj TV'yi seyreden,  Türkçe kanalları seyrederken sesi kısıp, çocukları odalarına gönderek  Kürtler, sosyal medyadan çocukları koruyamıyor. Diğer yandan bir zamanlar sadece Diyarbakır, Van gibi bir kaç yerde olan üniversiteler tüm iller de ve meslek yüksek okullarıyla, tüm ilçelerde. Önceden bir yöreye gelen yabancı dikkat çekerdi, ya memurdu (asker-polis dahil) ya da memur çocuğuydu. Bütün bu ilişkiler, Kürtçe kullanımı azalttığı gibi,  Kürtçe cümlelerdeki Türkçe kelimelerin sayısını da arttırıyor.

Bunun bu son açılımla alakası şu ki, Amerika ve Avrupa'daki sosyoloji esntitüleri bunu belki de bizden daha net görüyor. Kürtçeye halen sadık topluluklar var ama Kürtçenin kullanımının ciddi azalımı, Kürt kartını kullanılmaz hale getirme. Bunu engellemek ve Suriye'deki yapıya meşruiyet vermek için, yeni açılıma o kadar ihtiyaç var ki, işin içine MHP'de girdi.

3)Kürtçülüğü sisteme o kadar uzak sanmayın. Şu an da bile (2025 Aralık) mecliste 4 iktidar partisi milletvekili ile  4 DEM partili milletvekili kardeş. (Şemdin Sakık-Sırrı Sakık, Abdulla Zeydan-Rüstem Zeydan, Celaldet Gaydalı, Saffet Gaydalı, Leyla Birlik-Rizgin Birlik). Daha önceki seçimlerde bu altıya kadar çıkmıştı. Diyeceksiniz ki kardeşler aynı partiden olmak zorunda değil, peki bu kadar çok olması tesadüf  mü? İmralı'daki şahır bu kadar övülürken,  Demirtaş'tan niye bir haber yok ve onu kendi partilileri de terk etmiş gibi?

Nasıl ki Ülkücülük, Maraş, Çorum, Malatya ve onlarca katliamın hesabını vermediyse, Kürtçülük de malum örgütün katliamlarının hesabımı vermedi ve bu çözüm sürecinde kimse de hesabını sormuyor gibi. Barışmak için yapılanların hesabının da verilmesi demek. Bu işten bir barış çıkmayacağını çoktandır bekliyorduk.İp her an kopabilir.

Kütçülük ve Ülkücülüğün (ya da bir kısmının) beraber yürümesi, Suriye'nin şekillenmesi ile ilgilidir. Birbiriyle kavga ediyorsa da, bu acil durumda, yetmez ama evet demiştir. Bu sistemin yürümesinden de şikayetçi değildir. Demokrasiyi kurmak için güvenli müttefik değildiri

MARAŞ KATLİAMI (İNCİ ARAL-KIRAN RESİMLERİ)

 


MARAŞ KATLİAMI

19 ARALIK 1978
UNUTMA
(unutursan katiller sana hatırlatır)
"Kınadan kararmış ellerini
Yorgun bir gevşeklikle kucağında unutmuş düğün günü Elif’in
Uyumsuz boyalı pencerenin önünde
Bir heykel gibi katı
Yürek ne hale gelmiş ki
Ne sevinç belli
Ne de sıkıntı yüzünde
Bekliyor nişanlıyı Mehmet Ali’yi
Düğün beklemez diyorlar
Konuklar var diyorlar
Güveyisiz gelin verilmez diyor kızın anası.
Gelin dalgın uzaklarda
Ağıtları türküleri gökyüzünün sıcağında eritiyor.
Öylece oturuyor dimdik.
Uçsuz bucaksız bir beyazlığın ortasında
Bir Eylül güneşi düşleyerek
Kafasındaki tek açık kapı Mehmet Ali.
Davullar öğleden beri vuruyor
Gün Cumartesi
Tam da gününü buldu yolları kesmenin Jandarma
Ama umut bu tükenmiyor,
Bu düğün yarım kalmayacak
Gelecek Mehmet Ali.
Öğleden sonra gün ikindiye doğru uzanıyor
Elif’i kuşatıp çevreleyen beyazlık koyuluyor karanlığa doğru
Sabırla gözlüyor çevresini
Hak etmediği bir umutsuzluğun başlangıcı mı yoksa
En oynak düğün havalarında bile
Bekleyiş kuşkuya
Korku umutsuzluğa ve acı keskinliğe vardığında
Acıklı zurna sesi kulağına geliyor.
Gün yavaşça akşama dönüyor
Havanın kararmasını seçemiyor artık.
Koca Haydar çıktı geldi
Evin önündeki düğün kalabalığı iki yana açıldı
Küçülmüş ve kısalmış gibiydi Koca Haydar
Korku, sıkıntı, üzüntü değil
Bir şey
Başka bir şey vardı duruşunda
Bir teslim olmuşluk, bir umut, bir direnme bir karşı koyuş vardı.
Herkes sustu, davullar hariç
Ve bağırdı susturun artık şu davulları-kesin.
Oğlumuz nerededir bilmiyorum dedi
Kentte kavga kıran varmış, her yer yakılıp yıkılmış.
İnsan insanı, Müslüman Müslüman ı, komşu komşuyu kesermiş
Sofular temelli delirmiş kan isterlermiş dedi ve sesi yavaşladı Koca Haydar’ın.
İşlemeli bir beyazlığın ortasında
Kırmızı bir kuşak durmadan kanıyor, durmadan kanıyor ve beyazı kırmızıya boyuyor
Ellerini yitirmiş, duvağı nereye fırlatmış haberi yok.
Toplanıldı düğün evinde
Her soru çabucak suskunluğa dönüşüyor.
Ne toprak kavgasıdır bu, ne din ne de iman
Ne alınacak ne de verilecek.
Nasıl bir çılgınlıktır bu hiç mi sevmemişlerdir insanı
Kuşu böceği, uçanı koşanı, suyu toprağı, yağmuru güneşi, otu çiçeği
Sevmemişler midir ki, el vurup ateş salarlar
Kimdir bunlar… kim.
Zaman duruyor açlık susuzluk kalakalıyor
Sevgiler sevinçler donmuş
Bütün gece yağan yağmur
Kentin sokaklarından akan kanı yıykıyor sanki
Beyaz olan ne varsa, kirlenip kırmızıya boyandı sanki.
Sabah olduğunda iplere serili çeyizler toplandı çoktan
Sararıp kalacak sandıklarda belki de
Bir daha göremedi Mehmet Ali’yi Elif
Koca Haydar göstermedi ona ölüsünü
Bildiğin gibi kalsın, tanıyamazsın dedi.
Anılar kalacak, acılar dibe çökecek
Bir düğünden, bir seviden bir türküden, bir yaz gecesinden
Kalan anılara dayanmak uzun sürecekti
Ama
Sonunda bahar gelecekti ya…"
(Kıran Resimleri- İnci Aral)