22 Nisan 2020 Çarşamba

İNEBAHTI'DA KESİLEN KOLUMUZ






Ülkemiz üç yanı denizlerle çevrili ve denizcilik bakanlığımız yok. Cumhuriyet tarihimiz boyunca denizcilik müsteşarlarının çoğu da çoğu, tıpkı İnebahtı yenilgisi sırasında donanmanın başında olan Müezzinzade Ali Paşa gibi karacı, hemen hemen hiç denizcilik yapmamış, hatta gemiye bile binmemiş kişilerdir.

Ben de aslen Erzincanlı, doğma büyüme Ankaralı biri olarak deniz insanı değilim. Günü  birlik yat gezileri dışında Heybeli adaya ve Bozcaada'ya seyahatlerim dışında gemiye binmiş değilim. Gene de denizcilikle uzun zamandır ilgiliyimdir.

Emekli amiral ve kumpas gazisi Cem Gürdeniz'i Mavi Uygarlık adlı kitabını okuyunca, bu konuda yazmaya karar verdim.

Bu ilgim, deniz adamlarının en az iki bin dolar ve daha fazla maaş aldıklarını öğrenmemle oldu. Sonra Türkiye'nin ithalat ve ihracatının %90'nından fazlasının deniz yolu ile yapıldığını öğrendim.
Fakat Türkiye'de denizciliği, kabotaj hariç çoğunlukla yabancılar yapıyor ve ticaret filomuz Yunanistan'ın bile gerisinde.

En kötüsü de yolcu taşımada şehir hatları haricinde yok gibiyiz. Koca Karadeniz kıyısı, otobüslere teslim. Sebebi de Karadeniz'in fırtınalı ve dalgalı olmasına bağlanıyor. Cem Gürdeniz bahsetmemiş ama bence çift gövdeli gemiler ve havayastık (howarcraft) gemiler ile bu sorun çözülebilir ve Karadeniz kıyısından İstanbul'a uzanan otobüs kirliliği azaltılabilir.
Bir kaç yıl önce Sinop'a gezmeye gitmiştim. Turist rehberliği de yapan (aslında mühendisti, tercümanlık ve emlakcılık da yapıyordu) Sinoplu arkadaş,  eskiden Karadeniz'in üç limanı var dediklerini söyledi; Temmuz, Ağustos ve Sinop. Zira havasına zerre güvenilmeye Karadeniz'de öyle her mevsimde limana girmek, korunaklı bir liman olan Sinop hariç, mümkün değildir.
Oysa bu gün modern gemi mühendisliği pek çok  sorunu büyük ölçüde çözmüş bulunmaktadır.

Bir türlü yapılmayan Trabzon-Erzincan demir yolu ile Trabzon; İran'ın Balkan yarımadası, Rusya ve Doğu Avrupa'ya açılan kapısı olabilir. Hatta Trabzon limanı bu şekilde Afganistan, Pakistan gibi ülkelere de hizmet edebilir.
Denizcilikte İnebahtı'nda kesilen kolumuz halen uzamadı. Denizcilikte her açıdan geriyiz. Deniz turizmi, deniz madenciliği (başta petrol ve doğal gaz olmak üzere), deniz taşımacılığı (yük ve yolcu) ve balıkçılık.

Hatta deniz edebiyatında da yokuz. Halikarnas Balıkçısı ve Azra Erhat hariç cumhuriyet döneminin deniz edebiyatı yoktur. Altı yüz yıllık Osmanlı tarihinde o da yoktur.
Sadece gemi sökümünde öndeyiz. Bunun sebebi de eski gemilerde çok kullanılan asbest maddesi. Asbest; akciğer kanserinin 2. (birincisi sigaradır), deri kanserinin 1. sebebidir.  Bu yüzden de gemi sökümünde rakiplerimiz Hindistan, Bangladeş gibi gelişmemiş ülkeler.
Geçen sene kaza sonucu batan bir İtalyan yolcu gemisi vardı ya? O de gemi bir ara sökülmek üzere Aliağa'ya getirilecekti. Ancak devasa ve asbestsiz metal dağını Türklere kaptırmak istemeyen İtalyanlar; antlaşmayı bozup, söküm işini Cenova'ya götürdüler.
Ülkemizin acilen denizcileşmesi, bunu için de bol bol denizci yetiştirmesi gerekiyor. İnebahtı'da kesişen kolumuzu yeniden uzatmamız gerekiyor.
Bir öğretmen olarak benim yapabildiğim, öğrencileri denizcilik mesleğine teşvik etmek. Bunun için en büyük silahım işsizlik bir yana maaşların çok iyi olması. Geçen seneki mezunlardan iki tanesi denizciliği seçti. Çok da memnunlar, maaşlar halen çok yüksek ve işsizlik yok.


Gene de denizcilik pek çok gencin ilgisini çekmiyor. Sebebi de denizciliğin yaşam koşulları. Gemi zaten büyüklüğü bellidir, bir de yetkiniz yüzünden giremiyceğiniz yerler vardır. Gemiler eskisi kadar kara görmeden aylarca denizde kalmıyor ama modern dev gemiler yükleme-boşaltma için günlerce limanda beklerken, liman sahibi ülkenin kanunlarına göre karaya ayak basamayabiliyorsunuz.
Tanıştığım bir gemici, bu şartlar yüzünden tecrübeli eleman yokluğundan bahsetti. Dolar ile verilen maaşı fazla da harcayamayan denizciler, kırklı yaşlarında kabotaj veya şehir içi hatları gemilerine geçip, karada kendilerine iş kuruyorlarmış.
Oysa asgari ücretle madenlerde çalışılan bir ülkeyiz. Asgari ücretin de, Avrupa'da en düşük olduğu birkaç ülkeden biriyiz.
Sorun gurbetçilik ise, gurbetçi bir ülkeyiz. Babam harfiyatçıydı, harfiyat kamyonu vardı ve her sene Marttan, Ekim'e kadar ailecek babamızı görmezdik. Babam da öyle şehir merkezlerine çalışmazdı, şantiyeleri genelde hep dağ başlarıydı.
Pek çok gencimizin denizci olmak istememesi, deniz kültürümüzün olmaması. Bir an önce deniz kültürümüzü yeniden oluşturmak; İnebahtı'nda kopan kolumuzu yeniden uzatmak zorundayız.

18 Nisan 2020 Cumartesi

DİNSİZLİK TÜRLERİ 6-YETİŞKİN DİNSİZLİĞİ

Tanrı Yanılgısı" isimli ateist kitap çıktı!.
Ateizm Din Midir? İnanç Mıdır? Veya Nedir?

Kırk beş yaşından sonra dini duygularını yitiren biri olarak bir süre sonra tek olmadığımı anladım. Şu günlerde pek çok insan, ilerleyen yaşlarında dini inançlarını terk etmeye başlamıştı..
Bu insanların, erge dinsizlerden belirgin farkı, ergen dinsizliği otoriteye bir çeşit itiraz ve isyan iken, yetişkin dinsizliği bir yerde öz eleştiride içeriyor ve bir içsel hesaplaşma da gerektiriyordu.
Ergen dinsizliğinde sonraki yıllarda dine dönüş yaygınken, yetişkin dinsizliğinde dine dönüş çok nadir oluyor.

Ben her ne kadar 20 yaşımdan beri sağcı-dinci insanlarla beraber yaşasam, hatta lise son sınıfta ülkücü de olsam, sonuçta Alevi bir olarak bir şekilde deist-ateist kalmamda şaşılacak bir şey yoktu.  Aleviler, cem ayinlerini bile daha ziyade topluluğu bir arada tutacak bir etkinlik olarak görür ve Alevi dedelerinde bile Ateizm yaygındır.

Ancak son günlerde dindar ailelerde büyümüş, imam hatiplerde, kuran kurslarında okumuş, zikirlere, sohbetlere katılmış, hatta halen türban takan insanlarda bile ateizm-deizm yaygınlaşmaya başlamış durumda. Onların anlattıklarını dinlediğimde çok fazla kendini sorgulama ve yargılama var.
Oysa onların seçme güçleri hiç yoktu. Daha doğar doğmaz din olmadan yaşanmayacağını öğrenmişlerdi. Buna rağmen pek çoğu yıllarca dine inandıkları için kendilerini suçluyor gibiydi.
Dinin insana verdiği en ağır yük bu belkide, sürekli kendini suçlamak.Oysa her şey alınyazısı değil miydi, kader değil miydi?
Doğrusu din, insanı korumak veya huzur vermek yerine, tam tersini yapmakta; insanın sürekli kendisini suçlu hissedip, huzursuz etmekte. Birey de bir noktadan sonra yorulmakta.
Oysa dinin zerre yormadığı, üzmediği kimseler var. Onlar her yapıklarını din kılıfına uyduruyor ve yaptıklarından dolayı ne Tanrıya, ne başkalarına karşı sorumluluk duymuyorlar.
Yetişkin dinsizlik hikayelerinin başlangıcı, dini konuları merak etmekle başlıyor genelde. Dini konuları öğrendikçe de, daha önce kendisine öğretilen dinden farkını anlıyor. Pek çok için bu süreç, Kuran'ın Türkçe mealinin öğrenilmesi ile başlıyor. Sonra dini kitaplar, cemaat ve din adamlarından kopuş ve dinden kopuş.
Yetişkin dinsizlerden kadın olanlarının pek çoğu kadın ve bunu çevrelerinden saklıyor. Pek çoğu dindar görünmenin ve kötü niyetli erkeklerden korunmanın bir yolu olarak görüyor.
Yani belli bir yaşın üstündeki insanlar, dini inançlarını yitirseler de, dinin kendilerine verdiği önyargılardan kurtualmıyorlar. ▷ @felsefe_ateist - Ateist Felsefe - Saygı ve özlem ile anıyoruz ...

14 Nisan 2020 Salı

ATATÜRKÇÜLÜK VE PANDEMİ



Yeni iktidara gelen politikacıların meşhur bir sözü vardır; ENKAZ DEVRALDIK. Bu sözün doğru  olduğu zamanlar olmuştur.

Cumhuriyet Osmanlıdan tam bir enkaz almıştır. Osmanlıdan kalma hiç bir ağır sanayimiz olmadığı gibi, hafif sanayimiz de yoktur. Çoğu İstanbul'da Beykoz porselen fabrikası gibi yerlerdir.
Osmanlı'nın Anadoluyu nasıl bakımsız bıraktığına tarihi eserler şahittir. İstanbul ve Bursa dışında Anadolu şehirlerinde Osmanlıdan kalma mimari eser yoktur. Bir köprü, cami, kervansaray ve benzeri bir eser Selçuklu ya da beylikler döneminden kalmadır.
Bazı paşalar, doğup, büyüdükleri şehirlere bir kaç eser bırakmışlardır, o kadar. Ankara'da Abidin Paşa, Balıkesir'de Zağanos Paşa, Isparta'da Halil Hamit Paşa  falan.

Gene de İstanbul, Bursa ve Edirne dışında öyle görkemli bir Osmanlı yapısı bulmak zordur. Bütün tarihi yapılar Beylikler, Selçuklu ve öncesidir.
Anadolu Osmanlı tarihi boyunca da isyanlar, özellikle Celali isyanları boyunca hırpalanmıştır.
Bir de kamu oyuna genelde bir sosyoloji profesörü olan Emre Kongar tarafından yayılan yanlış bir bilgi vardır, Celali isyanlarının Alevi isyanı olduğu.
Osmanlı, Alevi ve Celali isyanlarını birbirinden ayırmış, Celali liderlerinin pek çoğu ile anlaşıp, onları askeri birlik gibi Balkanlarda ve Girit fethinde kullanmıştır. Alevi isyanlarında ise kesinlikle uzlaşmaya varmamış, sonuna kadar ezme politikasına gitmiştir. Celalilerin içine bazı dönemlerde Aleviler olmuşsa da,  azınlıkta olmuştur.

Büyük Celali liderlerinin hepsi (Yaşar Paşa,  Karayazıcı,  Kalenderoğlu, Canbulatoğlu, Çomar Bölükbaşı, Köroğlu ilk aklıma gelenler) Sünni ve Türktür.

Yılların bakımsızlığına on yıllık harpler silsilesi (1911-1921; 1. ve 2. Balkan, 1.Dünya savaşı ve Kurtuluş savaşı) ülkeyi hepten enkaza çevirmişti.
Bu enkazın önemli bir kısmı da epidemiyolojik, yani salgın hastalıklardı. Ülkede sağlık alt yapısı yetersiz olduğu gibi, salgın hastalıklarına karşı önlem alacak bir örgütlenme de yoktu.
Bu dönemde önemli bir mücadele de salgın hastalıklarla mücadeleydi ve ilk hedef aşılama kampanyalarıydı.

Sorun sadece karantinayı sağlamak ve aşıları halka ulaştırmak değildi, halkı aşının gerekliliğine inandırmak da gerekiyordu.
Üfürükçü tayfasının iki temel düşmanı vardı, öğretmen ve sağlıkçı. Pek çok cübbeli şarlatan uzun yıllar modern sağlık yöntemlerine karşı çıktı.

Osmanlının  başkent i İstanbul bile doğum hastanesi fikrini garipsemiş ve Zeynep Kamil doğum hastanesine uzun süre Piçhane  demiştir. Çünkü doğum evde olmalıydı ve hastanede doğum yapmak şüpheli bir işti. (Kaynak, Sunay akın. Gene ona göre Kanuni devrinde musluk kullanmanın, yani suyu engellemenin de günah olduğu söylenerek, geceleri musluklar kırılmış. Cahillik işte)
Bunun için dev bir sağlıkçı ordusu kuruldu.  Sıtmaya karşı kinin tabletleri götürüldü, bataklık alanlar kurutuldu.
Sağlık, temizlik gibi nankördür,  çabuk unutulur ve biraz yapmaya ara verdiniz mi, hiç yapılmamış gibi olur.
Seksenli yıllarda bile aşılama bir sorundu, basit aşı ile durdurulabilecek hastalıklar ölümlere yol açıyordu. Devlet salgınlara karşı sadece sahada değil, ekranlarda da savaştı.

Metin Akpınar ve Zeki Alasya, tiyatrolarının ekibiyle yıllarca aşı propagandalı yaptı. Zeki Alasya'nın söylediği; Haydi büyükler aşıya söz slogan oldu.
Daha doksanlarda bu salgınlar azıcık yatışır yatışmaz yavaş yavaş aşı karşıtları ortaya çıktı. İki binlerden sonra da taban bulmaya başladılar.
Bu süreçte sağlık ocakları kapandı, yerini aile hekimliği denen, uzman olup da ne uzmanı olduğu belli olmayan kurumlar aldı. Bu kurumların amacı işçi sınıfı sigortasına güvenip de sağlık sistemini meşgul etmesin diye oyalamaktı.
Kapitalizm salgın hastalıkları unutmuştu. Ona göre salgın hastalıklar geri kalmış ülkelerde olurdu bu zamandan sonra.
Oysa salgın her an olması muhtemel bir felakettir. Devletler deprem, sel,  fırtına ve yangınlar gibi, salgın hastalıklara karşı da hazırlıklı olmalıdır.
Salgının Avrupa ve Amerika'da bu kadar büyük salgına dönüşme nedeni kamusal sağlığı, yani devletçiliği unutmalarıdır.
Halkın sağlığı, devletin sağlığıdır,


11 Nisan 2020 Cumartesi

KAPİTALİZMLE KAPİTALİSTÇE MÜCADELE

İnsan, Kültür ve Homo Economicus > Bilimdili.com
Kapitalist ekonominin baş teorisyeni Adam Simith ve ardılları, insanı Homo Ekonomikus diye tarif  etmişlerdir.
Ünlü Antropolog Bred Malnowsky ise, ömrünü geçirdiği ilkel kabileler arasında hiç Homo Ekonomikus'a rastlamadığını yazmıştır.


Gerçekte Homo Ekonomikus insan, kapitalist çağın ve düzenin insanıdır. Her türlü işinde ve eyleminde karlılık düşünür.
İnsan doğası gereği faydaya yönelse de, homo ekonomikus insan bu faydayı, ne olursa olsun paraya çevirme ve para değeri olarak görme eğilimindedir.
Toplum, kapitalistleştirkçe, homo ekonikuslaşma eğilimi artar. Bu eğilim, burjuva, aristokrasi gibi üst sınıflarda daha fazla, işçi sınıfında daha fazladır.
Şehir bombardımanlarında, şehrin yoksul semtleri öncelikle hedef alınır. Çünkü  daha önceki bombardımanlarda görülmüştür ki, hemen her toplumda, zengin mahalleler bombalandığında zenginler kolayca yoksul evlerine misafir olmakta; yoksullar ise fakir komşularını misafir etmekte fazlasıyla isteksiz olmakta; Bunun sonucu bombardıman sonrası ülke içi kavgalarda tetiklenmektedir.
Üst sınıflar çoğu kez yeni döneme çabuk uyum sağlar ama bazen yeni dönem kendi üst sınıfını yaratmaya başlar, o zamanda direnmek için duygusallaşır ve eski değerlere sarılır.

Yaşar Kemal'in Akçasaz'ın Ağaları serisinde (Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Yusufçuk Yusuf ) böyle bir olayı anlatır. Tarih öncesinde kalma kan davası olan iki Yörük beyinin karşılıklı birbirlerin bitirmesi ama ağaların çocuklarının ortak fabrika açması olayları anlatılır.
Hepsi böyle başarısız girişimler değildir tabi.

Türkiye'de yaklaşık üç yüz kadar aile, dede-baba-torun ve hatta daha bir kaç nesil milletvekilliği ve belediye başkanlığı yapmıştır. Doğu ve Güney Doğu'da her sene 30 civarında AKP-HDP abi-kardeş milletvekili çıkar.
Oysa egemen güçler, üst sınıf, alt sınıfın bu kadar çabuk yeni düzene uymasını istemez. Alt sınıfa her zaman direnmesini söyler.
Bu direnme karşıtlığı aşı karşıtlığı, organ nakline karşı olmak, hatta fabrika kurmaya karşı çıkmaya kadar varır.
Oysa kendisi tüm Avrupa'yı gezmiş, kızını bile Avrupa'nın bilmem neresinde okutmuştur.
Üst sınıf Homo Ekonomikus olduğu halde, alt sınıfları duygusallığa boğar. Mesela özel hastanelerin ve özel okulların çoğu tarikatların elindedir. Bir zamanlar burjuva sınıfı mason localarında örgütlenirken, şimdi tarikatlarda örgütleniyor.
Tarikatlarda örgütlenirken, kendi çıkarları söz konusu olduğunda,  tarikatların muhafazakarlıkları  , masonların gizliliği kadar yalan.
Zira özel hastanelerde hemen hiç türbanlı hemşire ya da sağlık personeli ( acil tıp teknisyeni, anestezi teknisyeni vs) yok. Oysa aynı tarikatlar, devlet kadrolarını kendi tarikatının türbanlı görevlileri ile doldurmaya çabalarlar.

Özel okullarda çok farklı değil. Türbanlı öğretmen çalıştırmamak bir yana, her sene yazın Sözcü, Cumhuriyet, Birgün gibi solcu-ulusalcı gazetelere ve benzeri dergilere, internet sitelerine kocaman Atatürk fotoğraflı ilanlar, reklamlar verirler. Tiyatro klüpleri her yıl Atatürk ile ilgili oyun çıkarır.
Dahası bu özel okullarda, öyle bolca seçmeli din dersi ( Kuran, siyer vs) seçilmediği gibi; zorunlu din dersleri de işlenmez. Ders saatlerinde öğrenciler test çözer.
Peki alt sınıf ne yapar?
Dinsiz görünme veya dinsiz kalma korkusu ile çocuğunu Kuran Kurslarına gönderir, okulların seçtiği din derslerini sessizce kabullenir.
Oysa bu son çalıştığım okul, bir devlet okulu da olsa aileler din dersinde ders işlenmesine karşı oldular. Solcu ve Alevi falan mılar diye baktım,  öyle bir şey yoktu. Çocukların isimlerinden de ne kadar dindar oldukları belliydi. Sümeyye, Merve, Furkan, Safa ve benzeri isimlerle aileler siyasi ve dini tercihlerini belli ediyorlardı.

Sonra fark ettim ki bu okulun öğrencileri ve dolayısı ile velileri biraz daha varlıklı ve orta sınıftı. Sonra fark ettim ki tanıdığım hiç bir varlıklı insan, dini öğrenmek için çaba göstermemiştir; onlar dini doğuştan bilir .
Tarikat pansiyon ve yurtlarının o meşhur dini sohbetlerinden, zengin çocukları muaftır. Onlar genelde ergenlik ile işe  başlama arasındaki dönemlerini namazdan, oruçtan uzak, sefih bir şekilde geçirirler.
Sonra üniversite ya da askerlik bitmeye yakın aniden tövbe edip, birden kendilerini dine verip, dini baştan aşağıya herkesten iyi öğrenirler.
Burjuva yani kapitalistler, dinin maddi ögelerini, kazançları yoksa umursamazlar. Zekat örneğini daha önceki yazılarımda vermiştim.
Başka bir konuya dikkat çekeceğim. İktidarın hemen her kampanyasına koşa koşa giden ünlülerden, BİZ BİZE YETERİZ  kampanyasına bağış yapan, çağrı yapan var mı?
Ünlüler bir yana, devletten koca koca yurtları hibe alan vakıflar bu korona günlerinde sesini çıkarıyorlar mı?
Peki biz niye bu kapitalist dünyada kapitalist olmayıp, duygusal davranıyoruz. Biz zenginlerden daha mı değersiziz?
Son olarak, neden bizim seçtiğimiz politikacılar kendilerinden fedakarlık beklemeyip, yeni lüks araç ihalesine çıkıyor ve zenginlerden fedakarlık bekleyen kimse yok?
Zenginler en ufak krizde, tası tarağı toplayıp,  fabrikalarını, şirketlerini yurt dışına taşıyıp, zaten de yılın çoğunu yurt dışında yaşarken; bize reklamlarda vatanseverlik öğütlüyor?
Son olarak devletimiz neden zenginlerden fedakarlık beklemiyor?



8 Nisan 2020 Çarşamba

İNŞAATÇILIK VE İNSANCILIK



Aslına niyetim emekli amiral Cem Gürdeniz'in Mavi Uygarlık kitabını biraz anlatıp, biraz da Türkiye'nin denizcileşmesinin gereğini anlatacaktım.
Ancak ş korona günlerinde, internetteki iktidar  yanlılarının hastane inşaatları ile övünmesi canımı sıktı ve anladım ki denizde de, karada da (muhtemelen havada da) sorunumuz insandan çok, inşaata önem vermek.
Libya ile ilgili yazımda, Kaddafi ve diğer diktatörlerin inşaat aşkından bahsetmiştim. Diktatörler savaşmadıkları zaman, inşaat yapmayı severler.
İnsanı bir değer olarak görmeyenler, maddi değerlere yönelir. Para, altın ve elmaslar yanında; güzel ve devasa binalar da bir övünme sebebidir.
Anadolu'da çok gezdim diyemem, gene de bayağı bir şehir gördüm. Anadolu da Osmanlı'dan kalma pek az yapı vardır. İstanbul ve Bursa haricinde Osmanlı tarafından imar edilmiş bir şehre gelmedim. Tarihi bir köprü, cam veya kervansaraya varsa genelde Osmanlı değildir.
Balıkesir'de bile Zağanos Paşa'nın yaptırdığı cami, hamam ve ona ait bir kaç yer haricinde Osmanlıya ait esere pek azdır. Çanakkale'de bile Osmanlı'dan kalma bolca sur ve tabya var. Meşhur Aynalı Çarşı, bir yangınla yok olmuş ve cumhuriyet devrinde yeniden yapılmış.

Osmanlı, kendi başkenti dışındaki şehirlerin imarıyla da pek uğraşmadığını anlayabiliyoruz.. Osmanlı daha çok kendisi ve paşa denen yüksek rütbeli memurları (Osmanlı bürokrasisinde rütbeler hem askeri, hem de sivildi. Cumhuriyetin devrim yasaları le ayrıldı)için saray-yalı-köşk ve benzeri lüks konutlar ile, bir kaç cami filan kalmıştır mimari olarak. Son on yıldır ülke Selçuklu esintisi binalarla dolmaya başladı.

Peki neden Osmanlı değil diye hiç kendinize sordunuz mu?
Çünkü Osmanlı da Mimar Sinan ve Sedefkar Mehmet Ağa gibi efsane mimarları da olsa, bir Osmanlı mimari tarzı yoktur.
Osmanlıdan kalma pek çok eser, özellikle saray, yalı, köşk gibi lüks konutlar,sık sık çıkan isyanlarla yağmalanmış ve yıkılmıştır. Manisa ve Amasya gibi şehzadelerin valilik yaptığı yerlerdeki şehzade sarayları yakılıp, yıkılmıştır.
Osmanlı sürekli İstanbul'u, oda bu günkü İstanbul'a göre küçük bir alanı, Anadolu yakasında da Üsküdar'ı sürekli camilerle doldurmuştur. O kadar ki yapılan büyük camilere, yenisi yapılana kadar Yeni Cami denmiş. Sultan Ahmet'den sonra öyle büyük bir cami yapılmadığı için, Sultan Ahmet'in bir adı da Yeni Cami olarak kalmıştır.

Osmanlı ilk başlarda ciddi anlamda insan eğitimine önem veriyordu. Yeniçeri ocağı ve Enderun, bu amaçla kurulmuştu.

Ancak taht kavgaları kızıştıkça, tahttan indirilme korkusu yaşayan padişahlar ya da kardeşleri tarafından öldürülme korkusu yaşayan şehzadeler, sonra kellesi uçurulma korkusu yaşayan vezirler; liyakatten çok, sadakate  önem verdi.
Kanuni'nin oğlu 2. Selim, donanmanın başına bir kara paşası olan Müezzinzade Ali Paşayı,  Sokulu Mehmet Paşa da kara ordusu komutanı olan Pertev Nail Paşayı, haçlı donanmasını durdurmak üzere görevlendirdi.
Aslında Sokullu'nun devlete zararı da çok oldu. Akrabalarını devlet kadrolarına doldurdu. Yaşadığı dönemde özellikle Yeniçeri Ağalarının hemşehrileri ve akrabalarından olmasını sağladı.

Sonuçta herkesin bildiği gibi ağır bir yenilgi oldu. Ancak  Sokulu, Kıbrıs adasının fethini kast ederek, biz onların kolunu kestik, onlar bizin sakalımızı kesti. Kesilen salak daha gür çıkar, kesilen kol bir daha çıkmaz, dedi.
Sokulu yanılıyordu, kesilen kol, Osmanlı'nın koluydu. Zira Osmanlı bir yıl içinde 150 kadırgayı denize indirse de, o kaybettiği denizci neslini geri getiremedi. Gemilere doldurduğu karacı askerlerle denizde aktif olamadı ve Osmanlı denizlerde savunmaya geçti.
İnebahtı'dan sonra Osmanlı'nın tek ciddi deniz fethi, Girit adası oldu.
Girit adasının alınması da verilemesi de birer askeri facia oldu.  Yirmi altı yıl süren savaş, çok kanlı geçti.

Hani bir hikaye vardır. 1940 Fin -Rus (Kış Savaşı) sonrası barış antlaşması imzalanırken, Fin diplomat, Rus diplomata: Umarım aldığınız topraklar, gömeceğiniz askerler için yeterli olur, demiş.

Bu soruyu Kandiye (Adanın başkenti)'nin bayozu (Venedik beylerine Osmanlı böyle derdi) bunu demiş midir, bilmiyorum.  Demiş olsa, cuk otururdu.

Adanın fetih yılları, tam da Celali isyanlarının ortasında bir döneme denk gelmiş, devlet baş edemediği pek çok Celali liderine unvan verip, savaşmak üzere adaya taşıdı.
Cem Güventürk'ün yazdığına göre Osmanlı donanması, bu savaş sırasında kadırga düzeninden, kalyon düzenine geçmiş. Kalyonlar daha büyük, direkleri daha yüksek ve enerjisini rüzgardan alıyor. Kadırgalar ise kürekli ve daha küçük gemiler.
Kalyonu Venedikliler daha fazla yük taşımak için icat etmiş, sonra İspanyollar ve Portekizliler Atlas okyanusunda  kullanmıştı.
Osmanlı asla İnebahtı öncesi denizci neslini tekrar kazanamadı. Abdülmecid'in inşa ettiği devasa donanma pek işe yaramadı.

Çünkü o gemileri yürütecek denizci personeli yoktu. Denizcilik sadece bir meslek değildir, bir yaşam biçimidir.  Pek çok kere denizcinin yaşam alanı,bir hapishane mahkumundan daha dardır. Zaten geminin alanı sınırlıyken, bir de diğer denizcilerin alanları ve yetkiniz olmadığı için giremediğiniz alanlar vardır. Aylarca da gemiden çıkamazsınız. Gemi limana demirler, günlerce yün indirmek-bindirmek için bekler ama liman sahibi ülkenin kanununa göre limana girebilir ya da giremezsin, falan filan.
Abdülmecid'de donanmayı yabancı subaylarla doldurdu. Bunlar da kendi ülkelerinin gemilerini ve silahlarını satmak için uğraştı. Sadece Hobart paşa isimli bir İngiliz, Yunanlıların Girit'li asilere yardım etmesine büyük ölçüde engel oldu ve adanın Osmanlı egemenliğinde kalması, Hobart paşa sayesine yirmi yıl kadar uzadı.

Cumhuriyet döneminde dahi denizci nesil yetiştiremedik. Bu gün üç tarafı denizlerle çevrili ülkenin, denizcilik bakanlığı yok.

Arada not,  gemiye sadece yat gezintileri ve Heybeli adaya gitmek için binmiş de olsam, denizcilik konusuna takıntılıyım. Öğrencilerime denizciliği öneriyorum, ilk defa geçen senenin iki mezunu üzerinde başarılı oldum. İzmir de denizcilik okuluna gittiler.
En büyük silahım bu alanda işsizlik olmaması ve maaşların yüksekliği. Dünya gemi adamlarının beşte biri Filipinli. Ülkemizin işsiz gençleri, bu iyi maaşlı işe niye gitmesin.
Denizcilik, inşaatın değil, insanın önemli olduğunun en önemli göstergesi. İstediğiniz kadar büyük ve modern gemici yapın, denizciliği yaşam tarzı olarak benimsemiş denizcileriniz yoksa denizlerde yoksunuz.
İnşaatçı zihniyet farkında olmasa da her şeyde böyledir.
 Öğretmenliğe yeni başladığımda, meslekte ve memurlukta bayağı ilerlemiş, ilçe milli eğitimde şube müdürü bir büyüğüm anlatmıştı. 12 Eylül rejimi okullara bolca bilgisayar, video makinesi , fizik-kimya deney seti, matematik seti falan yollamış.

Sonra da öğrencilerle çok güzel kullanmışlar, öyle mi?

Pek çok okulda gönderilenlerin hepsi, öğrenciler kırar, bozar da demirbaş sayımında müfettişlere hesap veremeyiz diye depoda çürümüş.
Hatta gene 12 Eylül dönemi, mille eğitim bakanlığı öğretmenlere izlemesi için bir video kaset gönderiyor, öğretmenlerin izlemesi için, Ancak video makinesi kutusundan çıkmamış ve o zamanlar için lüks bir ürün sayılan video, hiç bir öğretmenin evinde yok. Makinenin nasıl kurulacağını bilmiyorlar. İlçenin radyo-televizyon tamircisi çağrılarak, video kuruluyor, film izleniyor. Ardından da makine tekrar kutusuna konuyor.
O setlerin, bilgisayarların, videoların ve pek çok envanterin kaderi depolarda çürümek oluyor, tıpkı Abdülhamit'in koca donanmayı Haliç'te çürütmesi gibi.
Kamu oyunun, hatta öğretmenlerin pek az bildiği bir şey vardır ki, milli eğitimin bakanları gibi,  diğer üst düzey bürokratlarının da pek çoğu hayatı boyunca öğretmenlik yapmamıştır. Yapmışlarsa bile son yirmi küsur yıldır derse girmemişlerdir.
Pek çok bakanlık müfettişi, bayındırlık, maliye, iç işleri vesaire müfettişi iken kadro fazlası oldukları için milli eğitime kaydırılmıştır. Yani maarif (eğitim) müfettişi olsalar da, bu işten anlamayan müfettiş çoktur. Branşları sorulduğunda , düz lisede iseler maliye, torna, makine öğretmeni olduklarını  söylerler ama bu branşlarda bakanlık müfettiş yoktur.
Teftiş ve denetimde köklü değişiklik
Bir işten anlamıyorsanız, denetimde iki şeye dikkat edersiniz, temizlik ve evraklar. Bu yüzden olağan teftişlerde devlet daireleri ya da kurumlar, bal dök yala kıvamında temizlenir ve eksik evraklar tamamlanır.
Sonra demirbaş sayılır, yıllık sarf miktarından az bir şey fazlanın bile hesabı sorulmuş. En ufak kırık, hasar bile ciddi meselesi olmuş. Ama o eşyalar neden kutudan çıkarılıp, öğrenciler tarafından kullanılmamış diye sorulmamış, garip!
Sonuçta eşyalar bile onu kullanacak insanlar istiyor.

Ekim devriminden sonra genç Sovyetler Birliğinin en büyük sorunu, yetişmiş eleman eksikliğiydi. Bütün yetişmiş insanlar, aristokrat sınıfındandı ve ülke bu açığı çok derin yaşadı.
Lenin, çok acele olarak politeknik okulları açtı. Sovyetler Birliğini süper güç yapan ve Rusya'nın halen süper güç olmasını sağlayan bu politeknik okullardır.

O okulları benzeri Türkiye'de de açıldı, adları köy enstitüleri idi, akıbetini hepimi yakından biliyoruz.
Aslında Sovyetler de bu okulları Finlilerden almıştı. Yüzlerce yıl önce İsveçlilerin, sonra da Çarlık Rusyasının sömürgesi olan Finliler 1917'nin  Şubat ve Ekim devrimlerinin kargaşalığından faydalanıp, Polonya ile beraber bağımsızlığını ilan etmişti.

1940 kış savaşında beklenen, Rusya'nın, Moldova, Letonyaa, Litvanya ve Estonya'yı olduğu gibi bir kaç hafta içinde işgal etmesiydi. Türkiye'nin üçte biri kadar (Ekvator'a uzak olması sebebiyle haritalarda daha büyük gözüküyor) yüz ölçümlü, dört milyon kadar nüfusu olan ve neredeyse bin yıl sonra ilk defa bağımsız olan bu küçük ülkenin  ne askeri ne de silahı , böyle süper güce karşı koymaya yeterli değildi.

Ancak üç buçuk aylık savaş, özellikle korkunç bir Sovyet yenilgisi ile sonuçlandı. Sovyetler tüm gücü ile yüklendi ise de, o zamanlar adı Leningrad olan eski başken Sen Petersburg civarındaki topraklarla, çok az bir arazi ile yetinmek zorunda kaldı.
Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını üniversitenin ilk yılında okumuştum ve hiç bir şey anlamamıştım. Tamamen ütopik bir ülke tanıtımıydı.  Atatürk'ün de bu küçük kitabı neden tavsiye ettiğini, hatta her harbiyelinin okumasını neden tavsiye ettiğini hiç anlamamıştım.
Çünkü çok toydum. Bu güz az kullanılsa da Türkçe de bu durumun tam adı toyluk,  insanın bazı şeyleri yaşamaması ve bu yüzden de bilmemesi durumu.

Kitap yayımlandığında henüz kış savaşı olmamıştı. Finliler henüz yoksul ve yeni bağımsız bir ülkeydi.

Kitapta inşaat ya da bayındırlıkla ilgili hiç bir şey yoktu. Normalde yeni bağımsızlık kazanan ülkeler ve yeni iktidar olan ideolojiler, büyük bayındırılık ve inşaat işlerine girip, ülkeyi devasa bir şantiyeye çevirirler.
Oysa ülkenin önce insana ihtiyacı vardır. Yoksa devasa ve işe yaramayan bir donanma sahibi Osmanlı gibi kalakalırsınız. Bir ordunun donanmadan evvel gemiciye, tanktan evvel tankçıya, toptan evvel topcuya ihtiyacı vardır.
Sirte körfezi krizi sırasında Libya'nın elinde Rus yapımı Mig-29, Amerikalıların elinde F-16 uçakları vardı ve o zamanlar Mig-29'lar, teknolojik olarak F-16'lardan ileriydi. Oysa F-16'lar Libya hava kuvvetlerini çabucak yenmiş, perişan etmişti.
Sorun sadece pilotların eğitimi değildi, ülkenin kültürü de buna dahildi. Libyalı pilot ilk defa 22 yaşında otomobile binip, 24 yaşında pilot olurken; Amerikalı pilot, daha çocukken, oyun olarak uçak kullanıyordu. Bizim atari dediğimiz video oyunları. 1950'li yıllarda moda olmuştu.

Bizde ise insan faktörü, Atatürk'ten her uzaklaşmada daha da önemsizleşti. Maaşlar bir yana, saygınlık da düştü.

O işe yaramaz Hababam Sınıfı ve öğretmeni aşağılama üzerine bir okul kültürü kuruldu ve yüceldi.
Biz hep 1978-79 yıllarında  42 günde ya da mektupla öğretmen yapılanlardan konuşuyor. Oysa daha 1995-96 yıllarında 60 binden fazla eğitim bilimlerinden bihaber, çoğu ziraat mühendisi öğretmenler nesli geldi. Pek çoğu tarım bakanlığına geçse de, büyük çoğunluğu duruyor ve yaş haddinden emekli olamıyorlar.
Pek çok ziraat mühendisi sınıf öğretmenliği yaparken, sınıf öğretmenleri atama bekliyor.
Bu uygulama uzun süre devam etti.  Mesela teyzem (benden 2 yaş büyüktür), bankası kapatılınca, iki bin bir yılında, altı senelik bankacılıktan sonra öğretmen atandı. Sebebi de İşletme bölümünü İngilizce okumasıydı.
Şimdi de İngilizce öğretmenleri atama bekliyor.
Öğrencilerime öğretmenliği tavsiye edemiyorum.
Eğitim sistemimiz üzerine de bir şey düşünemiyorum zira bence eğitim sistemimiz, sistemsizliğin sistemi, hakiki bir anarşi.
Bakanlığımız o kadar yönetimsizdir ki, süreli üst yazılarda bile bakan yerine bürokratın birinini imzası yer alır.
LİBYA TEZKERESİ - Adaleti Savunanlar Derneği - ASDERMesela bir zamanların tebliğler dergisinde çoğunlukla bakanın adı yer almazdı, bakan adına müsteşar Bener Cordan'ın adı yer alırdı.
(Laf aramızda adından dolayı gayrı müslüm sanırdım, kendisi Trabzonlu'ymuş. Müsteşar yardımcılığı ve Müsteşarlığı ziraat mühendislerinin, işletmecilerin kolayca öğretmen olduğu yıllardır.)
Sonra dönüp öğretmenleri suçluyorlar. Hayatı Hababam Sınıfı edebiyatı yaparak geçmiş serseriler, öğretmenleri 24 Kasımlarda bile aşağılayan bürokratlar, ziraat mühendislerini, işletmecileri öğretmen yapan politikacılar, öğretmenleri suçuyor.
İnsana yatırım yapmayanlar da beton ile övünüyor. Şu günlerde bazılarının dev şehir hastaneleri ile övünmeleri gibi.
Dev inşaatlar bir ulus inşa edebilseydi, bunu Libya yapardı.

5 Nisan 2020 Pazar

EVLİLİK AŞKI, İKTİDAR DA İDEOOJİYİ ÖLDÜRÜR



Okulların virüs sebebiyle kapanmasına az kala, okulun pansiyonunda belletmen arkadaşlar oturmuş, konuşuyorduk.
Konu bir yerde gençler arasında sürat le yayılan Deizm, Ateiz, Tengricilik gibi akımlara geldi. 15 Temmuzdan sonra türbanlı sayısında ki dramatik azalmadan, 11. sınıflar ile 9. sınıflar arasında bile fark edilen değişimlere geldi konu.
Öğretmen arkadaşlardan biri,  dönemden memnun olmadığını söyledi. Baş örtüsünü kazandık ama çok şeyi kaybettik, dedi. Özellikle 15 Temmuzdan sonra gençliğin muhafazakarlıktan kaçışından, her geçen gün camiye gidenlerin azalmasından, sıradan insanların din ve muhafazakarlıktan sıkılmasından bahsetti. İktidarın ekonomik  ve toplumsal uygulamalarından da rahatsızdı.
Sonra da muhafazakar, taşra da kalmış kitlenin iktidar özleminden bahsetti. Bu kitlenin memur olamama,  akademisyen olamama sorunları kullanılarak kandırıldığını söyledi.
Sonra, keşke hiç iktidar olmasaydık,  ben özel sektörde gene paramı kazanırdım, dedi.
Dönüşen bir dünyada solun sorgulanması: Elveda Alyoşa
Aklıma Oya Baydar'ın Elveda Alyoşa adlı hikaye kitabının sonunda, Berlin Duvarının yıkılmasından üzüntü duyan ve intihar eden bir Alman'ın öyküsünü anlatır. Yıllardır ayrılan toplumun birleşmesinden bile rahatsızdır.
Kendisi komünist bir ailenin çocuğudur ve Nazi rejiminden çok çekmiştir. Nazi gençliği onu, komünistin  oğlu diye çok aşağılamıştır. Kızıl orduyu sevinçle beklemiştir.
Sosyalist doğu bloku ülkeleri, sadece Rus-Sovyet zoru ile kurulmamıştı. Bayağı bir imanlı sosyalist-komünist kitle barındırıyordu. Ekim devriminden sonra orta ve doğu Avrupa büyük çalkalanmalar yaşamış,  komünist ihtilallerin uçlarından dönülmüştü. Sonra faşist-milliyetçi iktidarlar ve Nazi hakimiyeti gelmişti.
Gerilla Tanya - Nadiye R. Çobanoğlu | Nadir Kitapİşte bütün bunların sonunda, özellikle işçi sınıfı arasında Sovyet askerlerini coşkuyla karşılayanlar vardı. Yıllardır özlemini duydukları iktidara kavuşmuşlardı. Herkesin Gerilla Tanya olarak tanıdığı Haydee Tamara Bunke Bider, Arjantin'de doğmuş, Alman Demokratik Cumhuriyetinde yetişmiş, Che ile Doğu Almanya seyahati sırasında tanışmıştı. Babası Nazilerden kaçmış ve Sovyet rejimi kurulunca heyecanla  Doğu Almanya'ya dönmüştü. Kendisi de romantikçe devrim heyecanına kapılmıştı. Bolivya'da Che le beraber ölenler arasındaki tek kadındı.

Oysa yıllar içinde bütün bu sosyalist-komünist eğitime rağmen, pek çok politeknik okullara rağmen onlarca genç pek çok sağcı, kapitalist yetişiyordu. Gençler  yasak radyolardan batı radyoları çalıyor, Doğu Alman, Almanca yarışmalarının ödülü bile İngiliz grupların şarkıları oluyordu.
Bu kadar imam hatip,  din dersi ve benzeri propagandaya rağmen Ateist-Deist yetişen gençler,  sosyal medyayı saran Atatürkçü akımlar da bu durumun benzeridir.
Bazı gençlerin Atatürkçü olmadıkları halde Atatürk tişörtleri, hatta dövmeleriyle dolaştıklarını öğrendiğimde küçük çaplı bir şok yaşamıştım. Meğer sebebi kız  arkadaş edinmekmiş.
Gezi günlerinde bazı AKP trollerinin Atatürkçü görünüp, kız tavladığı ve yatağa attığı yalanları pek çok Akpli erkeğii böyle iki yüzlü yaşam tarzına itmiş. 
Benzeri iki yüzlülüğü Akp'li, sağcı-muhafazakar kızlarda da görüyoruz. Burada ise sebep biraz farklı. Kadın cinayeti işleyenlerin tamamına yakınında bir muhafazakarlık ve erkek egemen sağcı ideolojileri sahiplenmek var. 
Şimdi pek çok ebeveyn çocuklarına, Elveda Lenin filmindeki annenin oğluna baktığı gibi bakıyor. 
Stasi - Simple English Wikipedia, the free encyclopediaFilmde, inançlı bir sosyalist olan anne, oğlunu iktidar karşıtı bir gösteride görünce bayılıyor, ardından 
komaya giriyor ve komada olduğu 8 ay içinde Berlin duvarı yıkılıp, Doğu Almanya tarihe karışıyordu. 
Sonra annenin ömrünün az kaldığını öğrenen çocukları ondan Doğu Almanya'nın yıkılışını saklıyorlardı. Batı Alman ürünlerini doğunun kutularına koyuyor, sahte televizyon programları falan yapıyordu.
Almanya'da komünist ideallerin dışında bir yaşam vardı. 1945-50 arası doğan çocukların yaklaşık üçte birinin babası Rus askeriydi. (Ruslar bunu ta Çar Korkunç İvan'dan beri, bir çeşit cezalandırma olarak kullanıyormuş. En son Bosna savaşında Sırplar da böyle bir uygulama yapmıştı.)
Ülke, inanılmaz bir polis devletiydi. KGB'den sonra komünist Varşova paktının en büyük ikinci istihbarat örgütü de her ne kadar Batı Almanya'da yakalanan  ajanları ile ünlü de olsa, asıl işi halkı kontrol etmekti. Yüz binlerce insan hakkında  çok  ayrıntılı bilgiler toplanmış, o zamanın teknolojisi gereği metreler, hatta kilometrelerce film, milyonlarca kaset, rejim yıkılınca, imha çabalarına rağmen ortaya çıktı.
Elveda Lenin filminde olduğu gibi özellikle gençler, anne-babaları sıkı komünist ya da üst düzey olsa da sloganları dinlemiyor, ütopyalara kanmıyor, vaatlere inanmıyordu.
Vaatler muhalefetteyken işe yarar, benzeri şekilde de sevgili iken vaat edilir, hayal kurulur.
Evlenince ya da iktidara gelince icraat beklenir. Sevgiliniz artık parfüm-deodorant değil,  yağ-ter kokmaya. başlar. Muhalefet lideriyken şiir okumanız karizmatik bir şeydir. İktidardaysanız bu bir saçmalıktır.
Ütopya hiçbir yer olmayan o iyi yerİdeolojinin-partinin iktidar olacağı anlaşıldığı ve ilk iktidar yılları da, evliliğin ilk yıllarına benzer. Yeni evlilerin kurdeleli çay kaşıkları ve canım cicim aylarına benzeyen ilk yılları olur. Partinin giderek artan sempatizanları, devlet için fedakarca çalışır ve bir çok yeni projeye imza atar.
Sonra sıkıntılar başlar. O yakışıklı genç, alında asgari ücretli bir işçidir,  o taş gibi güzel kız, yemek yapmaktan bir haberdir vs vs..
Bir söz vardır; kavuşamazsan aşk olur,kavuşursan b.k olur diye. Gerçek ölümsüz aşklar, kavuşulamayan aşklardır.
İktidara gelince yapamadığınız icraatlar yüzünden romantizme sarılır, halen muhalefeti ve dış güçleri suçlarsanız, onca propagandaya rağmen gençliği kaybedersiniz.


29 Mart 2020 Pazar

REKLAM TİPİ SOSYAL YARDIM VE MESAJ İLE KORONAYLA MÜCADELE

Senaryo Yazmak — Film Çekmek Üzerine - Murat Çınar - Medium
Bir internet kullanıcısı olarak reklam engelleyici kullanmamakta ısrar ediyorum Sebebi de  genelde bilgisayarları yavaşlatması.
Gene de öyle bir çağdayız ki, reklamdan kaçamıyorsunuz. En azından yemek yediğiniz lokanta ya da şehirler arası, hatta şehir içi otobüslerde bile reklamlara denk geliyorsunuz.
Son bir kaç yıldır bankalar ile bazı yabancı markalar ve bazı bankalar, ürünlerini tanıtmak yerine sosyal sorumluluk projelerinin reklamını yapmakla meşguller.


Bu reklamlar, birbirlerine çok benziyorlar. Genelde bir güneş doğumu sahnesi ile başlıyor reklam. Sonra seyrek tuşa basılan bir piyano sesi ve Anadolu yollarında bir kamyon veya otobüs. Sonra genizden gelen Can Dündar belgesel seslendirmesine benzeyen buğulu ve hafif hırıltılı erkek sesi kampanyayı anlatıyor. Otobüs ya da kamyon,  köye ulaşıyor, neşeyle karşılaşıyorlar falan filan.
Bir kampanya yaklaşık bir buçuk yıl sürüyor ve beş bin civarı kişiye-aileye falan ulaşıyorlar.
Ben bu kampanyalara Sabancı tipi kampanyalar diyorum. Zira Sakıp Sabancı, böyle yarım kampanyaların, iyi reklamla ürünlerin satışını da arttırdığını. Türkiye'de ilk fark eden  sanayiciydi.
Sabancı, yardım kampanyasının tanıtımına, yardım kampanyasının dağıtacağı yardımlardan daha çok para harcardı.
Çağdaş Yaşamı Destekleme derneği bile bu şirketlerden daha çok insanlara ulaşıyor.
Şu günlerde ise anlı şanlı pek çok vakfın sesini bie duymuyoruz.
Şu karantina günlerinde ise,

Bir de bu reklamlarda bir memleket duygusallığı, sen bu ülkeyi nasıl terk edersin, kal, bize ucuz işçi ol ağlaklığı var. Sen bu ülkenin beynine bir gelecek vermiyorsan, sadece duygusal sloganlarla bu işi sağlayamazsın. Türk işvereni her krizde işten işçi çıkarma, ücretsiz izne çıkarma,  hep daha ucuza çalıştırma alışkanlığını bırakmadıkça, bu ucuz duygusal reklamlara daha çok bel bağlayacaktır.
Hep söylenir ya birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olan şu günlerde diye başlayan malum cümleler; tam da öyle günlerdeyiz. Pek çok insan işini kaybetmiş hastalık kime bulaşır, kimi öldürür belli değil.
İşin acısı işsiz ve yoksulluk çekenler, zenginlerimizin zerre umurunda değil. Bence Noel Babaya olan nefretin sebebi adının  Hristiyanlıkla alınması değil, yoksullara servetini dağıtmasıdır.
Türk halkının Noel Bana diye bildiği Santa Klaus, tarihsel belgelere göre aslında bir pagandı  ve kendisini kilise de pek sevmez.
Haluk Levent Yardım Vakfı iletişim numarası kaçtır? AHBAP Derneği ...
Bir başka sorunumuz da insanları evde tutmak. Çalışmak zorunda kalanları anlayabiliyorum.
Lakin halkımızda, hele de yaşlılarında ne biçim bir sosyalleşme arzusu varmış, eve zor zapt ediyoruz.
 Yapılması gereken sokağa çıkma yasağı ilan etmek. Bunu yapamıyor çünkü bunu yapması için halka ciddi yardımlar yapması gerek, Devletin yapması gereken ise, olağan üstü hal ilan edip, sokağa çıkma yasağı uygulamak. Oysa yapamıyor. Yaparsa elektrik, su, kira gibi giderlere yardım etmesi, pek çok özel sektör kurumunu, özellikle de hastaneleri, kamulaştırması gerek.  Devletimizin 30 mart
Onun yerine sürekli bir evde kal çağrısı. Bir de daha sinir bozucu olarak, bir sürü ünlü, lüks kelimesinin bile az kalacağı devasa evlerinden çekim yapıp, evde kal diyorlar.
Hayat eve sığarmış. O eve iki tane okul bile sığar. Evin salonu, çalıştığım devlet lisesinin spor salonundan büyük. Evindeki spor ekipmanları çoğu spor lisesinde yoktur.
Şimdi bir zamanlar devletin kamu spotlarında bile görünmemiş tiplerden evde kal videoları;  zorla anlı yayın açıp, bitmeden bıkkınlık emareleri göstermeleri falan filan.
Zaten Umut Sarıkaya'nın meşhur karikatüründeki gibi insanlara mesaj veren ünlüleri hiç sevmem. Karantinadaki doktorların maaşının kesildiği ortamda, zenginliklerini  bağışlarla falan göstersinler.