17 Ocak 2026 Cumartesi

KÜRT SORUNU VE ATATÜRKÇÜLÜK



Bazı konularda konuşmak zordur. Ben de bir deli cesaretiyle yazmaya çalışıyorum. İmanuel Kant'ın öğüdünü tutuyorum, kendi aklımla düşünmeye cür'et ediyorum.
En başta ülkenin en büyük iki azınlığını (Aleviler ve Kürtler), Türk milliyetçiliğine, özellikle de milliyetçi partiye   nasıl düşman oldu sorusunu  Atatürkçüler kendisine sormalı. Milliyetçi partiler sormuyor, zira onlar kendileri yaptı. MHP, bambaşka bir yazı konusu.
Önce Kürtlerden bahsedeceğim. Ben de bir Kürdüm, her ne kadar Kürtçe bilmiyorsam ve asilime olmuş da olsam, gerçeği değiştiremem. Pek çok kişinin de anadili Kürtçe ve onları asimileye zorlanamayacağı  gibi teşvik de edilemez; asimile olmak istiyorsa da engellenemez ki görüleceği üzere asimile olmak isteyen de yok gibi.
Devlet de halkını asimile etmek ya da asimilasyonunu engellemek istememeli. Asimilasyona zorlamak kültür faşizmi, asimilasyonu engellemeye çalışmak da dışlamaktır. (Hitler'in Yahudilerin Almanlarla evlenmesini yasaklaması ve bir süre sonra Almanların bir kaç nesil geriden Yahudiliğini araştırması gibi.)
Bu konuyu önce bir analizlerimizi edip, sorunu adım adım çözmeye veya çözüm önerilerimizi sunmaya çalışalım.
En başta ideolojiyi yeniden şekillendirip, Bulgaristan'ın düştüğü hataya düşmemeliyiz.
İkinci olarak bu sorunun kaynağına bakalım. MHP, Ülkü Ocakları ya da 1965-1971 arasındaki genel ismiyle Komandolar'ın içinde bolca Kürt vardı.  Zira Ülkücülüğün başlangıcı her faşist oluşum gibi antikomünizmdi.
Hatta babamın dediğine göre (bölgede kamyonculuk yapıyordu) 12 Eylül öncesinde, 1977-80 arasında Elazığ, Bingöl, Bitlis, Van ve Ağrı'nın her ilçesinde Ülkü ocağı varmış. 12 Eylül öncesi kaynaklara baktığımızda MHP'nin Kürt karşıtı oluşunun 1971, yani 12 Mart muhtırasından sonra yavaş yavaş geliştiğini görürüz.
Azınlık isyanı ve faşizm, iki ucu boklu bir değnektir ve mümkün olduğunca iki ucu da aynı anda temizlenmelidir.
Bunu çok uçuk bir komplo teorisi olarak görebilirsiniz. Öyleyse şu son sözde açılım döneminden öncesine bir bakalım. Örgüt Eruh ve Şırnak karakol baskınlarını yaptığı gün, dönemin başbakanı Turgut Özal ne yaptı? Tüm gün havuzdan çıkmadı, tatilini yarıda kesmedi. Bu örgüt büyürken yıllarca, bunlar bir avuç baldırı çıplaktır edebiyatı yapıldı.
Sonra 33 silahsız erin şehit olmasına sebep olan o yalancı ateşkesi ne çabuk unuttuk da, çözüm sürecine kandık.
Gerçek şu ki, PKK'da, MHP kadar sistemin bir parçasıdır ve her ikisini de NATO kurmuştur. Hatta DHKP-C bile öyledir. Çünkü illegal yapı olmadan legal-yarı legal oluşumlara ihtiyaç olmaz. Çözüm sürecinin tek amacı PKK'yı yeniden canlandırmaktı.
Çok solcu grupların yetmez ama evetçi tavırları buna delildir. Yıllarca bazı Marksist-Leninist klasikleri fotokopi çekercesine kopyalayarak bunu saklama çabasındadırlar. HDP'nin de yetmez ama evet referandumuna, sözde boykotla desteği bir yana, gezi de darbeyi görmesini de unutmayalım.
12 Eylül darbesinden hemen önce, illegal sol örgütlerin parçalanışında da hızlanmalar oldu. Özellikle en kalabalığı olan Dev-Yol, birden bire İstanbul lideri Dursun Karataş önderliğinde parçalandı ve içinden Dev-Sol çıktı. Üstelik bu ayrışma son derece sancılıydı ve kırk milyonluk Türkiye'de Dev-Yol'un yarım milyon civarı taraftarı vardı.
Derken 12 Eylül geldi, Karataş kadın kılığında hastaneden çıktı. 12 Eylüle giderken illegal sol örgütler, polislerin, istihbaratçıların bile hayret edeceği bir sür'atle parçalanmaya başladı. Çünkü darbe yaklaşıyordu.
Lakin Dev Sol yıkılmadı, iç savaş yaşayıp, adını değiştirdi (DHKP-C). Çünkü aslında sistemin bir parçası olarak kurulmuştu, tıpkı PKK gibi.
Bütün bu terörden, devlet destekli  sağcı terörle aynı anda bitirmeliyiz. Bunu yaparken de kendi halkımızı küstürmemeliyiz.

16 Ocak 2026 Cuma

TARİKATLAR, YAPAY AŞİRETLERDİR



İnsanın başarısı illa arkadaş-eş dost çevresine bağlıdır. Yeteneklerinizi göstermek için birilerini tanıyor ve birilerinin de sizi tanıyor olması şarttır. İnsanlar her zaman, iyi bir dost-akraba çevresi olsun ister. Bu çoğunlukla aileden gelir ve doğaldır. İnsalarsa bu çevreyi, çeşitli yollardan genişletmeye çalışır. Bunların bazıları gelenekseldir; Katoliklerde vaftiz anneliği, Alevilerde Musaiplik, Kürtlerde kirvelik gibi. İnsanlar, aile çevreleri dar olduğunda, bunu genişletmenin yollarını arar. Bu yollar bazen kurumsallaşır. Dernekler, sendikalar ve taraftar gruplarını bunun örnekleridir. Kapitalizmin geliştriği çağlarda Mason Locaları, Lions Klüpleri ve mezun dernekleri, bu işlevi görmüştür.  Orta çağdan itibaren tarikatlar, bu işlevi görmüştür. Orta Çağda, hem doğuda, hem de batıda din sadece metafizik yada ruhani alem değildir, siyasi bir tavırdır. Hazarların önce Müslüman, sonra Hristiyan, en son da Yahudi olması, siyasi bir tavırdır. Rusların, Katolik yada Müslümanlık yerine Ortodoks olması da siyasi bir tavırdır. 16. yüz yıl Ukrayna Kazakları arasında Ramazan diye biri vardır. Rus çarlığınsa davaşmak için din değiştirmiştir ama isim değiştirmemiştir.

Orta çağın diğer bir olgusu da tarikatlardır. İslamiyette tarikatlar, Abbas, halifeliğinin ikinci yüzyılında ortaya çıkmıştır. Peygamberin döneminde mezhepler olmadığı gibi, tarikatlar da yoktur; tarikatımsı oluşumları, bir lider etrafındaki  gruplaşmalar da süratle bastırılmıştır. Tasavvufçuların bahsettiği o tarikat makamı olmamıştır. Selçuklu devletinde, özellikle  vezir Nizamülmük'ten itibaren, tarikatlar aracılığıyla daha iyi yöneteceğini anlayıp, onları devlet kontrolüne almaya gayret etti. Bunda başarılı da oldu. Batıda Katolik kilisesi de benzer şekilde tarikatlar kurdu ve Haçlı seferlerine üç büyük tarikatla (İtalyan-Sen Jean, Alman Töton ve Franszıların meşhur Tapınak şövalyeleri) katıldı.

Tarikatlar, modern çağda kendini dönüştürdü. Elitler, İngiltere'den Mason locaları ertafında örgütlendiler. Tarikatlar, orta çağın başından itibaren, hatta belki Roma'daki Stoacı ıkullardan itibaren, kendisine dost ve arka arayanların sığındığı yerler oldu. Tarikat şeyhleri-üstatları da etki alanlarını genişletmek için sürekli yeni üye alımlarını teşvik etti. Fazla büyüyen, zenginleşen ve tehdit olan tarikatlarsa, devlet içinde, devlete paralel yapı kurdular ve zamanı gelince o paralel yapılar yerle bir edildi. Haçlı seferlerinden sonra Sen Jean şövalyeleri Rodos'a yerleşti ve Kanuni, Rodos'u alana kadar korsanlık yaptı. Rodos'tan sonra Kıbrıs, Girit ve Malta'da korsanlığa devam ettiler. Töton şövalyeleri de yüz yıllarca Baltık kıyılarında devlet kurdular, İskandinavları, Hristiyan yaptılar, Ruslara karşı savaştılar. Son tarikat üstadı, Protestan oldu ve Martin Luther'in tavsiyesiyle Prusya devletini kurdu. Tapınakçılar ise, Fransa merkezli olarak Avrupa çapında ticaret ve bankacılık yapıp, zenginliklerine zenginlik kattılar. Bu zenginliği paylaşmamaları yüzünden de göze battılar. Papalık onların İspanya'da, Müslümanlara karşı savaşmasını istedi; Fransa kralı da, dokuzuncu Haçlı seferine çıkacağım, para ve asker verin dedi; istenilen cevap alınmayınca Papalık ve Krallık, tarikata baskın yaptı. Tarikatın malları müsadere edildi ve tarikat üyeleri yıllar süren, bol işkenceli yargılamalardan sonra idam edildi. Baskın günü kaybolan, tarikata ait on dört gemi üzerine, bu günün Mason localarına, Lions klüplerine uzanan efsaneler üretildi. Tarikat tamamen yok edilmedi, İspanya'daki kolu Dominiken tarikatı olup, Müslümanlarla savaştı, diğer ülkelerde de benzer faaliyetler oldu. İşin ilginci Tapınakçıların, Haçlı seferlerinin en ateşli günlerinde bile üyelerinin yüzde beşi bile seferlere katılmamıştı.

Doğuda da tarikatlar, benzer süreçleri yaşadılar. Fatih Sultan Mehmet, Hurufileri cami avlusunda diri diri yaktı. Kadızadeler, şeyhülislamlık makamını ele geçirdiklerinde, kendilerine rakip gördükleri Mevlevileri mahfettiler. Mevleviler halen İstanbul'da, Kadızalederin yaptırdığı Vani camiye, Vani cani derler. 16 Haziran 1836, sadece Yeniçeriler için değil, Bektaşilik tarikatı için de bir felaket oldu. Tarikat, yeniçerilikle fazlasıyla bütünleşmişti. Bektaşilik de Yeniçeriliği kullarak her yere sızmıştı. Yeniçeriler son yüz yıllarında artık savaşmayan, devletin ve toplumun üzerinde parazitlik yapan, huzur bozan bir varlıktılar. Yeniçerilikle beraber, Bektaşilik de, Arnavutluk ve Girit adası hariç, halledildi. Yüz yıl kadar sonra kendisini toparladıysa da bir daha eski günlerine dönemedi.

Tarikatlara üye olmak, orta çağdan kalma bir alışkanlıktır. Günümüz New Age ve İspirtizmacılar da buna dahildir. İnsanlar aidiyet ve çevre edinme ihtiyaçları ile tarikatlara üye olmuş, pek çok tarikatta, insanların ailesi-aşireti olmuştur. Belli aile ve klanların, devlete egemen olması gibi, zaman zaman devlete egemen olmuşlardır. Fazla büyüyenler de, aralarındaki insani ilişkiler zayıflayıp, kurumsallaştığı için işlevini yitirmiştir. 1972' de İngiltere'deki her sekiz yetişkin erkekten biri, Mason locası üyesiydi. 2013 Aralığında, Zaman gazetesi olmayan esnaf bulmak imkansızdı. Tarikat üyeleri arasındaki bağ, aşiret arasındaki bağ gibi, zor zamanlarda zayıflamıştır. Tekke ve Zaviyeler kanunundan sonra yok olmamışlar,  şekil değiştirmişlerdir. Günümüzde daha çok holding-vakıf olarak kendilerini göstermektedir.

9 Ocak 2026 Cuma

MADURO VE HUGO'NUN KABAHATLERİNİ DE KONUŞALIM





En baştan söyleyeyim, Amerikan haydutluğunu kabul etmiyor, tasvip etmiyorum, ama-lakin-fakar gibi kelimeleri kullanmadan karşı çıkıyorum.  Trump, Venezüella devlet başkanını ve eşini yatağından alarak, emperyal hedeflerine Hitlervari bir başlangıç yaptı. Dünyanın durumu pek çok açıdan 1939'a benziyor. Yeni nesil Hitlerimizin elindeki devlet, dönemin Almanya'sından çok daha güçlü, dünya bu devlete karşı birleşmek için çok daha isteksiz.

Biz bu yazıda karşı cepheye, emperyalistlere karşı verilen açıklara,düşülen gardlara bakacağız. Güvenlik zaafiyetinden bahsetmeyeceğim,  Mustafa Sarıgül'ün deyimiyle, Otlukbeli Mal Müdürü bile daha ok zorlanarak ele geçirilirdi. Sadece otuz iki Kübalı direnmiş ve öldürülmüş. Öncesinde Maduro'yu kendi partisi ve en yakınındakiler satmış. Saddam bile düştükten sonra aylarca saklanmıştı. Bununla beraber, yaşı yetenler hatırlasın, Saddam'ın ordusu, birden yenilmiş, Amerikan ordusu çok az kayıpla, koca ülkeyi işgal etmişti. Sonradan Keşnizani tarikatının Irak ordusuna sızmasının, Irak'ı nasıl teslim aldığını öğrenmiştik. Amerika, Saddam devrildikten sonra şiddeti yavaş yavaş artan direnişten yılarak, Irak'ı terk etti. Saddam'da çok uzun süre iktidarda kalanlardan.

Uzun süre iktidarda kalmak iyi bir şey değildir, hatta önemli de değildir. İktidarda iken neler yaptığı diyeceksiniz, ondan da önemli bir şey vardır; iktidardan nasıl gittiği. İktidar, ömür gibi geçicidir ve ömür gibi aniden bitebilir. Bu kişiler kadar,  partiler, zümreler için de böyledir. İktidar illa bir gün değişir ve nasıl ki her insan, sağlıklı olduğu halde, çok genç yaşta ölecekse, her iktidar da çok iyi işlediği, yada işlediğini sandığı anda birden biter. Gerçek devrim, kurucu lider yada partinin iktidardan gitmesine rağmen, kurulan sosyal düzenin devam etmesidir. Demokrasi, bunun için gereklidir. Ülkeyi kursanız bile, sonuçta iktidarı teslim etmeniz gerekir. Bunu modern tarihte ilk başaran CHP olmuş, önce Atatürk, iktidarını İnönü'ye devrederek, kendisini dil-tarih çalışmalarına vermiş, onun ölümünden sonra İnönü, 1950'de Demokrat Parti'ye devredip, muhalefet olmayı kabullenmiştir. (1946'da buna direnmiştir, zira iktidar pek tatlıdır.) CHP onlarca yıldır iktidar ortağı bile olmamasına rağmen Türk milleti her fırsatta Anıtkabir'e koşmakta, 10 Kasımlarda saygı duruşunda bulunmaktadır. 

Pek çok Sosyalist iktidar, Venezüella'daki Hugo Chavez ve Nikolas Maduro hukümeti dahil olmak üzere, demokrasiye geçmek yada iktidarı başka bir partiye vermekten çekinmiştir. Partri içi demokrasi yollarını kapatmış, lekeli, belirsiz galibiyetler kazanmıştır. Halk kutuplaştırılmış ve karşı kutup şeytanlaştırılmıştır. Ülkede enflasyon almış başını gitmiştir. Devrim, ülkeyi zenginleştirmediği gibi eşitlememiş, Bolivarjivazi denen yeni dönem zenginleri türemiştir. Çin, İran, Rusya ve Türkiye gibi sosyalizmle, solla alakası olmayan otokrat yönetimlerle iş birliklerine, ortaklıklarına gidilmiştir.

Amerikan yada emperyalizm karşıtılığı, antidemokrarinin, otoriter yönetimlerin bahanesi olursa, Amerikancılığın bahanesi de demokratlık olur. Devrimleri demokrasi ve iktidar devirleri ile taclandırmalıyız.

5 Ocak 2026 Pazartesi

NEOLİBERALİZMİN SİNSİ SENDİKA DÜŞMANLIĞI

 


Milton Friedman,  Kapitalizm ve Özgürlük kitabında sık sık sendikaların ve kartellerin tekelliğine değinip, sınırlandırılmaları gerektiğini söylüyor. Bunu kitabında defalarca tekrarlıyor. Yapılan gerçek bir safsata, iki yanlış sonuç içeriyor. Birincisi işçi örgütlenmelerinin büyümesini, ticari kartellere benzetmesi, onları ekonomik bir tehlike olarak görmesi,  insanların ticari kartellere olan öfkesini, işçi sendikalarına yöneltme çabası. İkinci de kartel kanunlarının, kartelleri engeleyeceği sanısını insanlara vermesi. Türkiye'de de rekabet kurumu var, ara ara bazı firmalara ceza kesiyor ama karteller iş başında.



Mesela Siz Coca Cola-Pepsi rekabet mi ediyor sanıyorsunuz? Seksenlerde çok satan RC kolayı hatırlayan var mı? Yüzde beş pazar payı sınırını aşmışken, önce düşük fiyatından dolayı zenci kolası dendi. Arka arkaya olumsuz haberlerden sonra bu kola markası dünyadan silindi. Biraz öncesinde Cola Turka ve birbirinden enteresan reklamlarını hatırlıyor musunuz? Cola Turka, önce hızlo çıkış yaptı, özellikle muhafazakar kesimin gözde içeceğiydi. Bir ara en çok satılan kola markası oldu. Bir süre sonra önce Turka'nın reklamı azaltıldı, sonra bazı marketlerde bulunmaz oldu. En sonunda Ülker'in içecek grubu, Japon bir holdinge satıldı. Hikaye, basit bir ticari başarısızlık hikayesi, öyle mi? Satıl olayından on küsur sene sonra, İsrail'in Gazze'yi işgali sonrasında boykotlar, gerçekten etkili olmaya başlıyor. İki dev Amerika markasının satışlatı Türkiye'de hızla düşüyor. Bu kola kartellerine kim yarım eli uzatıyor? İma ettiğim gibi Ülker ailesi, yerel kolaları kovup, Amerikan kolalarına marketlerini açıyor.

Bu ve buna benzer örnekleri yazarsam, bu yazı ciddi bir kitap boyutuna ulaşır. Ticarette rekabetin nadiren kan davasına, iflasına-ölümüne rekabet olduğunu, her rekabette, her zaman bir centilmenlik anlaşması olduğunu, mahalle esnafları bile bilir. Karl Marks bile, piyasaların eninde sonunda oligopolleşiceğinden bahseder. Burjuvaların kendi aralarındaki rekabetin, işçi ücretlerini yükseltip, fiyatlarını düşüreceğini zannetmek, dümdüz enayilik. Kitapta bol bol Adam Simith ve Hayek isimli birinden alıntılar yapıyor. Hayek'i bilmiyorum, yorum yapmayacağım. Adam Simth ise, bir dönem İskoçya gümrük bakanıyken, İngiltere'den ithal edilen kumaşlara fahiş denecek oranda vergiler koymuştu. Aynı kraliyet ailesine bağlı oldukları halde, uzak bir ülkeden ithal edimişçesine vergi koymuştu bu en ünlü liberali. Uygulamada Amerika'da pek çok ülkeye kotalar, gümrükler koyar. Friedman, buna da karşı, hatta Amerika'nın tarım desteklerine de karşı. Burada bir şey fark ettim. Tüm Amerikalı iktisatçılar (en azından benim okuduklarım),tarım desteklerine karşı; her hangi bir Amerikan hukümetinin bu destekleri kesmek bir yana azaltacağını bile sanmıyorum. Bu destekler kesilmek bir yana azaldığında, Çin başta olmak üzere Asya ülkelerinin çiftçileri zil takıp oynar. Amerikan tarımı da, son 20-30 yıldır Türkiye'de olduğu gibi iflas eder.

Neoliberalizmin temel hedefi Amerikalılar değildir, Amerikanın peykleridir. Bu sözde bilim, Amerikan ve Amerikan kompradoru şirketlerin çıkarlarının bilimsel kılıkta propagandasının yapılmasıdır. İktiarlar neoklasikçilere uyunca da oluşan fakirlikten kendilerini sorumlu tutmazlar. Bu sorunlara çare olarak daha fazla neoliberal politika, özelleştirme falan önerirler. Neoklasik ekol iktisatçıları, Latin Amerika'da olanlar başta olmak üzere askeri darbeleri övmüş, darbe yönetimleri, Turgut Özal gibi Şikago oğlanlarını başa geçirmişlerdir. Şikago iktisatçılarının diğer bir özelliği de meclis düşmanı ve tek adam yanlısı olup, bunu demokrasi diye pazarlamalarıdır.

Bu pazarlamanın bir yönü de, Amerika'daki İtalyan mafyasının sendikalarla örgütlenmesi bahanesiyle, sendika düşmanlığı yapılması, her yerde sendikalaşmanın zorlaşıp, sendikacıların elinin-kolunun bağlanmasıdır. İşverenler, Mason locaları, Lions Klüpleri, mezunlar dernekleri gibi, çoğu kez gayrı resmi klüpler ve arkadaşlıklarla, zaten bir avuç kişi de olduklarından çabucak örgütlenir, baktılar olmadı, devlet teşviğiyle, enflasyondan düşük faizli kredilerle kurdukları fabrikaları yurt dışına taşırlar. TÜSİAD, 1971 muhtırası cuntasının, kurumsallaşın baskısı ile kurulmuş, TÜSİAD'a üye olamayanlar MÜSİAD'dı kurmuştur. 12 Eylül, tüm sendikaları kapatıp, mallarına-mülklerine el koyup, sendikalaşma , grev ve toplusözleşme için bin türlü engel koyarken, MESS gibi işveren sendikalarına dokunmamış, TÜSİAD üyeleri bizzat darbe anayasasına katkı sunmuştur. 12 Eylül general ve albayları, daha sonra TÜSİAD  şirketlerinde yönetim kurulu üyesi ve ortak olmuştur.

Neoliberallerin sendika düşmanlığı sadece grev yada toplu sözleşmeler değildir. Üye azlığı ve güçsüzlük, önce sendikaları, sonra çalışanları, siyasete karşı güçsüz bırakmakta, ülkeyi özelleştirmeci ve düşük asgari ücret yanlısı, Amerikancı siyasilere mecbur bırakmaktadır. Bunu da sadece üniversite tezleri, makaleleriyle, kitaplarıya değil; sözde ekonomi gazetecileri, televizyoncuları ve aslında İsveç Merkez Bankasının verdiği Nobel Ekonomi ödülleri gibi propagandalarıyla yapmkata, insan algısını bozmaktadırlar.

Bu bozuluşu, çocukken izlediğimiz ve TRT'nin Varyemez amca adını verdiği, Donald Duck bozması, süper zengin bir karakterin başrölünü oynadığı çizgi filmin, ilginç bir bölümü ile anlatacağım. Bu Varyemez amcanın en büyük zevki, altın para silosuna çevirdiği gökdeleninde, mayosunu giyip, altınları arasında yüzmekti. Varyemez'in tek ailesi, evlenmediğine göre yeğenleri olan üç küçük çocuktu ve bu çocuklara her hafta pazartesi günü, haftada bir harçlık veriyordu. Çocuklar da Varyemez'i  kandırmak için, gazeteleri, tavimi ve hatta galiba televizyon haberlerini falan değiştiriyor, Varyemez'i kandırıyorlardı. Asıl dehşet verense, buna inanan Varyemez'in tüm dünyayı buna inandırmasıydı. Geçmişte bizi Yetmez ama Evetlere, kumpaslara, özelleştirmelere inandırmaları da aynı zırvalık, bir avuç zenginin gönlünü yapmalarıdır.

Sendikaların üzerindeki grev yasakları-yasaklama yetkileri baskısı azalmalı, sendikalaşma sadece iş kolları değil, bölgeler  (Mesela Ostim-İş) ve kurumlar (Koç iş, Sabancı iş) veya başka şekilde işçilerin bir araya geldikleri kavramlar üzerinde de olabilmelidir.





31 Aralık 2025 Çarşamba

BİRBİRİNE KARIŞTIRLAN BAZI ŞEYLER HAKKINDA-1 EĞİTİM VE İŞ

 


Toplum olarak pek çok şeyi birbirine karıştırıyoruz. Maddeler halinde yazacağım, yetmezse  Günlük yaşama ait konulardan başlıyorum.

  1)En başından, eğitimin tüm kademeleri ve hayattaki başarılar, birbirinden ayrıdır. İlkokul, orta okul, lise, üniversite başarıları birbirinden farklıdır. Ben, kardeşlerim ve akrabalarım, bunun örneğidir. Benim ve kardeşlerimin üniversiteye kadar eğitimleri, hatta en küçük kardeşimin üniversite eğitimi, hiç de parlak değildi. Sekizinci ve dokuzuncu sınıflarda sınıfta kalmakla kalmayıp, okula ara verdim, iki ayrı işte çalıştım. 11. sınıfı hariç (o zamanlar lise 3 yıllıktı) her yıl bütünleme sınavlarım oldu. Üniversiteyi de ikinci senemde, dersaneye gitmeden ve bir kaç farklı işte çalışarak, arada vakit kalırsa ders çalışarak kazandım. Lisede her yıl teşekkür, takdir belgesi alan pek çok arkadaşım, sınavı kazanamadı. Benden bir buçuk yaş büyük teyzem de, her sene takdir aldığı halde, İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat bölümünü, üç sene uzatarak bitirdi. Benim bitirdiğim Süleyman Demirel Sosyoloji bölümünü, bölümün üçte biri kadarı uzattı ve okulu uzatan pek çok arkadaşım, takdir almak bir yana, kredili sistem sayesinde üç yıllık liseyi, iki buçuk yılda bitirmişti. Kız kardeşlerimden biri 7 ve 8. sınıflarda kaldı, liseyi üç yılda bitirip, üniversite sınavını ertesi yıl kazanarak, öğretmen oldu.

2)Okul sonrası yaşam, tamamen okuldan ayrıdır. Sonrasında iş bulmak, para kazanmak; çalışma-şans ve zeka üçlemesinin birleşimi sorunudur. Herkes şansızlıktan yakınır, oysa  nice şansı kaçırmış yada hiç fark etmemeiştir. Bir İran atasözü, şans, kaplumbağa hızıyla gelir, ceylan hızıyla kaçar, der. Bir şekilde çalışmayan kimse yoktur, mesele ne çalışacağını bilmektir. Çok tembel bile olsak, eninde, sonunda para kazanmak için çalışırız. Okul hayatı başarılı herkes, iş hayatında başarılı olmayabilir yada tam tersidir. Eğitim hayatıyla, iş hayatı birbirinden farklı şeylerdir.

Ben ve kız kardeşim, ikinci yılda üniversite sınavını kazanıp, , dört yılda bitirip, KPSS'den önce öğretmen olduk. Sürekli takdir alıp, üç yıl üniversiteyi uzatan teyzemiz de, çalıştığı banka, BBDDK'ya devredilip, kapatılınca, iki bin yılında, İngilizce hazırlık okumuş her üniversite mezununun İngilizce öğretmeni atanmasından faydalanıp, İngilzce öğretmeni oldu. En küçük kız kardeşimiz, üç sene arka arkaya üniversite sınavını kaybetti, sonra ek kontenjanla Ordu^ya, iki yıllık Meslek Yüksek okuluna gitti. O okulu da dört yılda bitirdi Sonra bir kaçotelde ve bir gümrük müşavirlik firmasında çalıştı, evlendi. Kocasının zoruyla açık öğretimle fakülteye tamamladı ve gümrük müşavirliği sınavını kazandı. Şimdi hepimizden çok maaş alıyor. Hiç birimizin aklına, kız kardeşimizin bu günleri göreceği gelmezdi.

3)Öğretmenlik ile okunulan üniversite arasında da çok alaka yoktur. Pek çok proje okulda, fen lisesinde, her hangi bir liseden mezunlar çalışırken, pek çok sıradan ve hatta vasat altı öğrencilerle dolu okullarda da çıkmış, şu anki okulumda tarih öğretmeni, doktoralı ve hatta Hacettepe Tarih dergisinde makaleleri yayımlanmış. Heniz genç, Haymana'da ve burada çalışmış. İngilizce öğretmeni arkadaşım, ODTÜ psikoloji mezunu, psikolojide master yapmış, bir süre bir şirkette çalışmış. Bir subayla evlenince ve iki bin yılında fırsat ekinde geçince öğretmen olmuş. Diyarbakır'a gittiğinde, Dicle üniversitesinde master yapmış, yani çift masterli. Yirmi beş yıllık öğretmen ama hiç proje liselerde, fen-sosyal bilimler lisesinde çalışmamış. Anadolu öğretmen lisesinde çalışmayı, pansiyonda nöbet tutmamak için kabul etmemiş. Bense fen, sosyal bilimler ve anadolu öğretmen liselerinde çalıştım ve sadece Süleyman Demirel (Isparta) sosyoloji mezunuyum.

Üstelik bu arkadaşlar, evden işe, sıradan bir hayat sürerken, ben buraya sık sık yazı ekliyor, bu yazılara utanmadan felsefe ve sosyoloji diyorum.

Hayatımızın her safhası, ayrı kurallar, ayrı yetenek ve yeterlilikler ister. Bunları birbirinden ayırmalıyız.


28 Aralık 2025 Pazar

TURİZME NEDEN ARTIK HAYIR DEMELİYİZ

 




Çocukluğum 12 Eylül ve Turgut Özal neoliberalizmi döneminde geçti. Bu dönem tek kanallı devlet televizyonu, devlet radyoları, neredeyse tamamı devlete ait okullar, henüz sadece Milliyet grubuna sahip Aydın Doğan, Erol ve Sedat Simavi kardeşler ve yeni İzmir, Yeni Asır'dan tüm ülkeye yayılmaya başlayan Sabah (Dinç Bilgin) grubu medyası, halkı şekillendirmekle meşguldü. O yıllarda topluma verilen hızlı kalkınma yolu GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) ve Turizm'di. Turizm bir kalkınma mucizesi gibi sunuldı seksenli yıllar boyunca. 

Bugün dünya çapında turizme ve turistlere karşı öfke var.Turizm pek çok yerde kazançtan çok masraf üretmekte. Turistler, en ucuzu ararken, en pahalı tüketimlerle sebep olmaktadır. Turist, bu kısa zaman aralığında, süper zengin gibi yaşamakta, yiyeceği, içeceği ve pek çok şeyi ziyan etmektedir. Açık büfeden artanlar, sık sık temizlenen havuzlar, otellerin günü birlik tükettiği şeyler, toplamda büyük yığınlar etmektedir. Kısa süreli festivaller ve şenlikler, ani büyük çöp yığınları üretmektedir. Şehirlerin altyapısı, bından dolayı zorlanmaktadır. Diğer bir sorun da turistlerik kabalıkları ve ahlaksızlıklardır. Tatile gelen tursit, etrafındaki insanların yabancı olması sebebiyle, kendini toplumsal yasalardan, ayıp kavramından muaf olduğu sanrısına sebep oluyor. Las Vegas'da olan, Lac Vegas'ta kalır sözü ile özetleyeceğimiz bu düşünce, turistlerin kumar, fuhuş ve yasaklı madde kullanmak dahil her türlü gayrı ahlaki ve gayrı kanuni eylemi yapmaya meyli olasıdır. Bazı turistlik yerler, bu tür özellikleri temel özellikleri olarak tanıtmakta. Buraların günah şehri olması, özellikle vurgulanmakta. Bu günahlar, ardından MAFYA denen büyük suç örgütlerini de ülkeye-şehre-yöreye çağırmakta. Kumar ve fuhuş, mafyanın ilk ilgilendiği konu. Kumar ve fuhuş, ardından uyuşturucuyu da getiriyor. Turistlik şehirleri, günah şehri olmaktan sakınmak gerektiği gibi,  turistlerin taşkınlarına müsamaha edilmemelidir. Turizmle yapıacak yapılaşmalar sınırlandırılmalı, belli bir miktar parası olmayada da, turist vizesi verilmemelidir.

Tek sorun gümah şehirleri değildir. Otel, plaj yapılacak diye yağmalanan kıyılar, ormanlar, hatta dağlar ve yaylalardır. Her taraf otel ve insan doludur. Diğer başka bir sorun da, yazlık ev sorunudur. Deniz kıyılarında tarım bitiyor, doğal kaynaklar, yaz aylarında, bazen sadece yirmi gün kullanılan, bazen de üç sene boyunca kimsenin kullanılmadığı yazlıklarla ziyan oluyor. Evin harap olması bir yana, koyun otlatılsa bile ekonomiye katkı sağlayacak arazi, bildiğiniz çöp oluyor. Bu çöp olma, sadece yazlıklara özgü bir sorun değil. Koca koca oteller, tatil köyleri de aynı kaderi yaşıyor. Türkiye dahil pek çok ülkenin kıyıları, terk edilmiş otellerle doluyor. Turizm sektörü iaw çok kırılgan. 2005'den beri her sene  şubat-mart-nisan, hatta mayıs başlarında, turizme balta vuran siyasi kriz yada terör olayı yaşanıyor, farkındaysanız. Batı ve kuzey Avrupalı turistler de ülkemize pek az geliyor artık Türkiye'ye. 

Turizmin diğer bir karanlık yüzü de kara para aklamasıdır. Hizmet sektöründe giderler belirsiz olduğu için kara para aklayıcılar, hizmet ve turizm sektörüne doluşur. Ben bunun için turist kart öneriyorum. Turistler, vergi iadesi için bu kartla alışveriş zorunlu olmalı, bu kart, telegon uygulamasına dönüştürülmemelidir. Yerli halkın bu kart üzerinden vergisiz alışveriş yapmaması için de tedbir alınmalıdır.

Turizm, asla kalkınma için tek seçenek olmadığı gibi, fazla genişlediğinde sanayi ve tarımı batırmaktadır. Kontrol edilmelidir.

26 Aralık 2025 Cuma

Güneri Cıvaoğlu-Kamyonun farları-27 Aralık 1996

 



MİT Kontr - Terör Daire Başkanı Mehmet Eymür açıklıyor:
"Doğru iş yapmadığımızı bile bile, yurtdışı operasyonlarda 1983'ten sonra Abdullah Çatlı'yı kullandık.
Sonra... Biz bıraktık, Emniyet kullandı."
Bu ifadenin sonrası, daha da düşündürücü.
Çatlı, bir Emniyet Amiri gibi MİT elemanı Tarık Ümit'i sorgulamış. Neredeyse cüppe giydirilip, savcılık da yaptırılacak.
Eymür, zamanın Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'a telefon edip "adamımız Tarık Ümit'i Çatlı sorguluyormuş. Onu sağ istiyoruz" demiş.
Ağar'ın yanıtı "İbrahim'i (Özel Harekat Daire Başkan Vekili - şimdi açıkta -) arar, hallederiz" olmuş.
Eymür'ün İbrahim Şahin ile Çatlı ve Ümit konusundaki konuşmaları da bu doğrultuda.
Çatlı'nın varlığını ve Ümit'i sorguladığını kimse inkar etmemiş.
Ve MİT, kendi ajanı Ümit'i geri alamamış.
Ümit öldürülmüş.
ABDULLAH Çatlı, meslektaşımız Abdi İpekçi'nin katli hadisesinde cürüm ortağı zanlısıdır.
İpekçi'nin katili Ağca'yı hapisten kaçırmış, evinde 20 gün konuk etmiştir.
Ağca'ya iki kez pasaport temin eden ve yurt dışına kaçıran adamdır.
Hakkında yargının arama kararı vardır.
İnterpol de Çatlı'yı, kırmızı bültenle aramaktaydı.
Bizler toplum olarak onu "kaçak" sanıyorduk.
Ama, aradan yıllar geçtikten sonra öğreniyoruz ki... Aldatılmışız.
MİT'in ve Emniyet'in hizmetinde yıllarca çalışmış.
Devletin saygın yeşil pasaportunu kullanmış. Cebine silah ve silah taşıma ruhsatı verilmiş.
O zaman kabus gibi bir uğursuz soru beynimize yapışıyor.
"Yoksa, sevgili İpekçi'nin öldürülmesiyle gizli servislerin ve CIA'nın bağlantısı mı var?"
Çünkü...
Çatlı, İsviçre'de hapishanedeyken, bizim gizli servislere haber salıyor.
"Beni artık buradan çıkarın" diyor.
Bizim gizli - özel - servisler çıkartıyor.
İsviçre hapishanesinden adam çıkartmak, öyle bizim gizli servislerin pek harcı olmasa gerek.
Herhalde devreye CIA girmiş olmalı.
Peki neden CIA?

GENE yeni yeni öğreniyoruz ki... İtalya'da eski Başbakan sağcı Aldo Moro'yu, komünist Kızıl Tugaylar, CIA ve NATO bağlantılı "ordu ve İtalyan gizli servisinin GLADIO örgütünün taşeronu" olarak kaçırmış ve öldürmüş.
Sebep:
Aldo Moro... O sıralarda İtalyan Komünist Partisi ile sağcıların ortak hükümet kurması için ağırlık koyuyor. Onu sisteme entegre etmek teorisini savunuyor.
Oysa CIA'nın, Pentagon'un kabusu, İtalya'da komüstlerin iktidara gelme olasılığıdır.
NATO'nun İtalya'daki gizli örgütü GLADIO'nun görevi bunu önlemekti.
GLADIO - son verilere göre büyük olasılıkla - Kızıl Tugaylar terör örgütüne işi havale ediyor.
İtalya'nın en saygın politikacılarından Moro, Kızıl Tugaylar tarafından kaçırılıyor... Sonra da öldürülüyor.
1970'li son yıllarda Abdi İpekçi'nin başlıca çabası da, Adalet Partisi ve demokratik sol CHP'nin ortak hükümet kurmasıydı.
Türkiye'nin terör ve diğer sorunlarının üstesinden, bu güçlü hükümetin gelebileceği kanısındaydı.
Oysa, - herhalde - bazı gizli güçler, Türkiye'de ihtilal olmasını istiyorlardı.
İhtilal ortamının tam oluşması için, kanlı eylemlerin ve kaosun sürmesi taraftarıydılar.
Solun iktidara taşınmasına karşıydılar.
Abdi İpekçi bu nedenle ortadan kaldırılmış olabilir.
Mehmet Ali Ağca, son TV röportajında, "Abdi İpekçi'yi öldürmeyecektik. Kaçıracaktık" demişti.
Tıpkı Aldo Moro'ya yapıldığı gibi. Yani, önce kaçırmak... Sonra öldürmek.
Çok düşündürücü bir paralel. Sanki aynı yöntem, aynı merkezden planlanmış.
Uğur Mumcu da son aylarda uyuşturucu, mafya, terör bağlantıları üzerindeydi. O da aynı takım tarafından öldürülmüş olamaz mı?
Abdi İpekçi'den Uğur Mumcu'ya uzanan bir zincirin halkalarını sezer gibiyiz.
Devletin bunca özel birlikleri, değerli elemanları, yetişmiş birimleri varken, özel görevlerde, Türkiye'nin en seçkin aydınlarından birinin öldürülmesine karışmış Çatlı'dan yararlanılması, izah edilir gibi değil.
Çatlı keşfedilene(!) kadar, Türkiye Devleti, kendini koruyacak vurucu güçten yoksun ve aciz konumda mıydı?
Çatlı bundan böyle yok... Türkiye kendini organize gizli güçlere karşı koruyacak elemanlara, artık sahip değil mi?
Türkiye'yi böylesine zayıf görmeye ve göstermeye kimsenin hakkı olamaz.
Eymür'ün ifadesine göre "Çatlı'nın daha sonraki yıllarda Emniyet adına Türkiye içinde yaptığı görevler nelerdir?"
Bunlar araştırılmalıdır.
Kamyonun farları, bakalım daha neleri aydınlatacak.

 Milliyet Gazetesi, 27 Atalık 1996

https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/guneri-civaoglu/kamyonun-farlari-5260937