27 Ocak 2026 Salı

ASIL SARSINTI ENKAZ KALKTIKTAN SONRA



 Bu büyük depremin siyasi sonuçları da büyük olacacak. Bu büyüklüğün tek sebebi, yıkımın büyüklüğü ve müdahalenin küçüklüğü değil; halka karşı tavrın da küçüklüğünden. Reis ve bakanlarının yüzünde hiç bur yok. Hele reiste sadece öfke ve nefret var. Yüz ifadesi, filmlerde ve çizgi romanlardaki kötü adam karakterlerinin, karikatürize yüz ifadesi gibi. Normal zamanda o yüz ifadesiyle karikatürünü çizze dava açabilir. Üstelik o yüz ifadesi, Mesut Yılmaz'ın çok fazla poker oynadığı için yüzüne yapışan pokerface ifadesi gibi, bu nefret ifadesi de kaç gündür yüzüne yapışmış. Hem o, hem de bakanları (ve diğer şukerası) depremzedelere karşı bir nefret duygusu içinde. Depremzedelere ve halka sürekli parmak sallıyorlar. Olağan üstü hali de, olası depremzede isyanı için ilan etmiş durumdalar. 

Oysa bölgenin dindar, sağcı ve Sünni halkına öyle copla, tomayla falan giremezsiniz. Beyaz Sarayı basan Trump yanlılarından bir kaç tanesi öldü ama o kalabalık kongreyi bastı ve işden'ın makam odasına kadar girdi. Zencileri kımıldadığında vuran Amerikan polisi, CIA, FBI ve benzeri güvenlik örgütleri, beyaz ve sağcı kalabalığa gık diyemedi.Bu şehirlerden Kahramanmaraş'ın ve Malatya'nın halkı, 1978 Aralık ayında binlerce Aleviyi öldürdü ve on binlercesini yurdundan sürdü. Sağın kemik kitlesidir bu halk ve bu halka dokunduğunuz anda siyasette sağ- mağ kalmaz.

Halkın şu anki öfkesi, daha buzdağının görünen ucu değildir. Yandaş gazeteler bir yılda eski haline gelir diyor ama ben bu iktidarın, iktidarda kalırsa, bir yılda enkazın harfiyatını bile kaldıracağını sanmıyorum. Depremin ilk on günü ya da iki haftası, herkes depremzededir (en azından bölge dışına çıkmamışsa.) Beklentileri, yakınlarının enkaz altından çıkması, çadır ya da konteynere girerek, soğuktan kurtulmak. Bu yüzden şu anki öfkeleri kontrol edilebilir yada tahammül edilebilir durumda. Daha sonra normal hayata, sıcak eve, gündelik işlere dönmek istediklerinde ve bu istikleri gerçekleşmediğinde öfkeleri katlanacak. Buna bir de depremin yaratacağı ekonomik krizi eklemeli. Yıkılan yapılar, yapıların molozlarının kaldırılması bir yana, susan makinalar, kapanan iş yerleri ve önümüzdeki bahar sürülmeyecek tarlaların da bu zararlara zarar ekleyeceği gerçektir. Öğrenci yurtlarına birileri yerleşsin diye kapanan üniversiteler de, iktisadi durgunluğu arttıracaktır.

Toplumsal patlamalar, depremler gibidir. Aradan zaman geçtikçe daha çok enerji birikir ve daha çok yıkım yaratır. 12 Eylül rejimi halkı sindirdi ve uzun zamandır ülkede bir sosyal patlama olmadı. Gezi ya da Rojova patırtısı, patlama değildi, siboptan gaz çıkışıydı. Belki pırt diye değil de, şöyle zart diye bir gaz kaçışıydı ama patlama değildi. Hatta enerji harcaması yaparak, olası bir patlamanın da ötelenmesini sağladı. Bu ülke uzun süredir sindirildiği için, patlamanın ne olduğunu bilmiyor daha. Kazakistan'da halk, ünlü Japon bir mimara yaptırılan tuhaf şekilli binayı yaktı, Kırgızistan'da karakollar, içindeki polis ve askerlerle beraber yakıldı. Sri Lanka'da devlet başkanının konutuna girildi. İran'da olanları saymıyorum bile. Buralarda Sri Lanka hariç halen iktdarlar ayakta. Orta Asya'da, Rusya'nın tehdidi var, bakın, Rusya yanlısı iktidarları indirirseniz, Gürcistan ve Ukrayna'nın başına gelenler, sizin başınıza gelir tehditi var. İran'da başörtüsü yasağı fiilen ortadan kalktı, mollaların da eski saygınlığı yok. Bu ülkelerin büyük sosyal patlamalara karşı tecrübeleri var.

Ülkemizde ise yıllardır ülke sağ-sol diye bölünüp, sol küçümsendi ve aşağılandı. Hemen hemen her isyan, sola bağlandı. Sağ da artık memnun değil. Daha yeni kurulan İyi partinin atılmı da bunu gösteriyor.

Son olarak, göçmenlere karşı ırkçılık ve göçmen düşmanlığı da, ciddi sorun olan yağma olayları ile ivme kazandı. Afganlar ve Suriyelilere karşı, o da ucuz emek kaynağı olduklarından dolayı, olan az bir sempati de yok oldu gitti. Yabancılara mülk satışı yüzünden pahallanan konutlar da bu öfkeyi arttırmak bir yana, azdıracak.

Bütün bu sorunlarda tek adam iktidarımız şu ana kadar ne kadar başarılı olduysa, daha az başarılı olacak. Çünkü kriz yönetimi, gömleğin yanlış ya da doğru iliklenen ilk düğmesi gibidir.

(Bu yazıyı 2023 temmuzunda yazmış ama nedense yayımlamamışım, şimdi yayımlamaya karar verdim.


23 Ocak 2026 Cuma

DURGUN İKTİDARIN ÇÜRÜTMESİ VE YIKIMI

 


Pek çok yöneticinin övüncü, çok uzun zamandır o koltukta olmasıdır. Belli bir yılsan sonra konuşmaya, ben buranın şu kadar yılıdır başkanıyım-müdürüyüm diye başlar. Bazı liderleri de iktidarda uzun süre kalmasıyla överler. Bunu Maduro ve Hugo Chavez'i eleştireceğim yazıda yazacaktım ama sonra ayrıca bir yazı olması gerektiğini anladım. Pek çok kere sorun, o kişinin iktidarda uzun süre kalması, iktidarı ve makamı durgunlaştırmasıdır. Durgunlaşan iktidar, sabitlenen, hatta kastlaşan sınıflandırma yaratır. İnsanları yıkna yoksulluk değil, yoksulluktan kurtulamamadır. Prolereya yoksullardan değil, yoksulluktan kurtulma umudu tükenmiş olan insanlardan oluşur. Tek adamın uzun süre sürdüğü ve iktidar değişiminin zor olduğu rejimler,  insanların sınıf atlamasının zor olduğu, yoksulluktan kurtulamadığı rejimlerdir. Ülke, doğal kaynaklar yönünden zenginse, pek çok insan, yeteneğini geliştiremediği yada gösteremediği düşüncesiyle hayal kırıklığına uğrar, kendisini eksik hisseder. Uzun süre iktidarın değişmediği ülkeler genelde dikta rejmidir ve liyakate pek bakılmaz. Bakılsa bile birilerine yeteneklerinizi her zaman yazılı yada uygulamalı sınavlarla gösteremezsiniz. Birilerini tanımanız gerekir.

Toplumlarda eşitlik biraz da sirkülsayonla, belli mevkilerin el değiştirmesi ve sınıflar arası sirkülasyonla olur. Makamların uzun süre işgal, beklediği mevkiye gelemeyen pek çok kişinin mesleğinden, kurumundan veya ülkesinden vazgeçmesine sebep olur. Pek çok Rus'un ve Türk'ün yurt dışına çıkmada temel nedeni budur. Uzun iktidarlardan sonra ülkelerin kriz ve çöküş yaşamasının sebebi budur. Osmanlıda da. özellikle duraklama ve gerileme dönemlerinde, padişahların yirminci yılından sonra huzursuzluklar başlamış.

Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam adlı kitabınca, CHP'nin 1950 seçimleri yenilgisini, antik Atina şehrinde, Aristides olayı ile açıklamıştı. Aristides, defalarca seçilmiş iyi biri olduğu halde, halk yeni birini görmek için Aristides'in adını sürgün edilecekler çanağına atılmıştı. Kitabı okuduğum zaman, Aydemir'in fazla İnönücü bulmuştum. Yıllar sonra haklı olduğunu anladım. Mark Twein'e atfedilen ve muhtemelen bir komedyene ait olan bir sözün dediği gibi:

Siyasetçiler, bebek bezleri gibidir. Malum sebeplerden sık sık değiştirilmelidir.


20 Ocak 2026 Salı

KENANİZM NEDİR-1?ATATÜRKÇÜLÜK DEĞİLDİR.



12 Eylül 1980 darbesi ve uygulamalarına, cuntanın liderine ithafen Kenanizm diyeceğim. Kenanist uygulumaların bazıları halen devam ediyor, bazılarının da etkisi devam ediyor. Daha net anlaşılması için maddelere ayırdım.

1)Gardrop Atatürkçülüğü: Bu kelimeyi o dönem bir gazeteci kullanmıştı. O dönemde Kenan Evren ve konsey üyelerinin etkisiyle, Atatürk'ün tarzı bedene tam oturan kılasik takım elbiseler moda olmuştu. Kadınlarda da tayyör denen etek-ceketler yaygınlaşmıştı. Günümüde abiyelik dediğimiz gece kıyafetlerinde ise Osmanlı esintisi adı altında Levni'nin minyatürlerinden fırlama, Osmanlı dönemi desenli ve bol dekolteli elbiseler modaydı. Gardrop Atatürkçülüğü, sadece kılık-kıyafetle sınırlı bir olay değildi, dekorasyonu, konuşma tarzı ve pek çok şeyde Atatürkçülüğü göze sokmaktı. Her odaya Atatürk portresi, her bahçeye Atatürk büstü, her meydana Atatürk heykeli dikmek, her derse Atatürkçülük konusu eklemek, konuşmalara Atatürk'ün bir kaç sözünü eklemek gibi eylemleri de içeriyordu. 12 Eylül veya askeri darbe denilince akla Atatürkçülük gelmesinin sebebi budur. Tüm dünyada 5 Ekimde kutlanan dünya öğretmenler günü,  Atatürkçülük bahanesi ile 24 Kasım'a alındı.

Gardrop Atatürkçülüğünün günümüzde garip etkileri devam ediyor. Seksenlerde her dükkanda Atatürk portresi vardı, doksanlarla beraber azalarak, yok oldu. Doksanların sonlarına doğru, Kenan Doğulu'nun 10. yıl marşı patladı, insanlar su içer gibi onuncu yıl marşını ve İstiklal marşını okumaya başladı. Gene o yıllarda Atatürk rozetleri modası yayıldı. 17-25 Aralık 2013 operasyonlarından ve Gezi isyanından  sonra yavaş yavaş gençlerin gittiği kafe, pastane gibi mekanlarda Atatürk portreleri, Atatürk imzalı dövme, Atatürk resimli elbise giyme modaları yayıldı. Ben de yaz tatilini Atatürk resimli tiörtlerle geçiriyorum.

2)TÜSİADCILIK; 12 Eylül darbe rejiminin gerçek sahibi TÜSİAD'dır. 12 Eylül rejimi, işçilere ne kadar düşmansa, işveren o kadar dosttu. Zaten generaller ve çocukları, TÜSİAD şirketlerinde yönetim kurulu üysei ve yönetici oldu.  Anayasa dahil, her türlü yasanın hazırlanmasında, TÜSİAD hazır ve nazırdı. Hem TRT, hem de dönemin gazeteleri, TÜSİAD üyelerini, Koç ve Sabancı ailelerini kahraman ilan etti. Sakıp Sabancı, bir medya şovmeni oldu, ha bire işte hayatım şovu yapıyordu. O dönemin ünlü bir iş insanı olan Halit Narin, bu ilişkiyi açık açık söylüyordu; bu güne kadar biz ağladık, işçiler gülmüştü, bundan sonra bir güleceğiz, işçiler ağlayacak, diyordu. Gerçekten de böyle oldu.Ülkemizde işçiler halen ağlıyor, bunu bir sonraki yazıda, sendika düşmanlığını da ayrıca anlatacağız. 12 Eylülcülerin TÜSİAD aşkı, Cem Yılmaz'ın bir ara moda ettiği tabirler duygusaldı. Pek çoğu TÜSİAD şirketleri, pek çoğu özelleştirilmemiş Kamu İktisadi Teşebbüslerinde ve bankalarda, yönetim kurulu üyeliği (şirket çalışanları bunlara, çok fazla iş verilmemesinden dolayı lastik damga diyordu) başta olmak üzere yüksek maaşlı il ve hatta ortaklıklarda bulundular. Ortaklar kar edilsin diye o zamanlar devlete ait olan Petrol Ofisi istasyonları topluca Kale Bodur marka fayanslarla döşendi. Orgeneral Tahsin Şahinkaya'nın adı, dünyanın en zengin on generalinden biri olarak dolaşıyırdu. Şahinkaya daha albayken Bodur aile ile işbirliğindeydi ve ailenin dünürüydü. Bu dönemde, şimdilerde kapanan Devlet Planlama Kurumu, bolca teşvik kredisi dağıttı. İşçilerin grevleri, kamu güvenliği ile yasaklanır yada ertelenirken, teşvik kredileriyle kurulan fabrikalar, hiç engel  olmaksızın Bulgaristan, Romanya, Mısır, Fas gibi ülkelere taşındı.

3)Japon hayranlığı: Japonlar dünya çapında pek sevilen bir millet değildir. İnparatorluk olup, bir yerleri işgal ettikleri, 1895 (Çin'i savaşta yenmeleri ve bu gün Tayvan devletinin kurulduğu Formoza adasını işgalleri ile bu süreci başlatıyorum ben.) -1945 arası dönemde çok zalim ve zorba olmaları. O kadar ki, sadece bir yıl kadar egemen oldukları Filipin adalarında, adayı dört yüz yıl yöneten ve sömüren Amerikalılar ve İspanyollardan daha çok nefret ediliyorlar. Türkler ise, 1904-5 savaşında Rusları yenmelerinden itibaren Japonlara sempati duymaya başlamış, yüz yıllardır yenemediği Rusya'ya karşı, kendine bir müttefik olarak görmüştür. Seksenlerde ise, hem Japonya'nın, hem de 12 Eylül rejiminin özel gayretleri ile Japonya, Türklere rol model olarak sunuldu. Barış Manço'nun Japonya turnesi, Kemal Sunal'ın Japon İşi filmi, siyonoakrilat adlı yapıştırıcının Japon yapıştırıcı olarak piyasaya sürülmesi gibi şeylerin beraber olması tesadüf değildi. Japonya, Türklkerin önüne hem muhafazakar,, geneneksel, sağcı ve hatta Faşist, hem de kalkınmış, sanayileşmiş bir ülke modeli olarak sunuldu.

17 Ocak 2026 Cumartesi

KÜRT SORUNU VE ATATÜRKÇÜLÜK



Bazı konularda konuşmak zordur. Ben de bir deli cesaretiyle yazmaya çalışıyorum. İmanuel Kant'ın öğüdünü tutuyorum, kendi aklımla düşünmeye cür'et ediyorum.
En başta ülkenin en büyük iki azınlığını (Aleviler ve Kürtler), Türk milliyetçiliğine, özellikle de milliyetçi partiye   nasıl düşman oldu sorusunu  Atatürkçüler kendisine sormalı. Milliyetçi partiler sormuyor, zira onlar kendileri yaptı. MHP, bambaşka bir yazı konusu.
Önce Kürtlerden bahsedeceğim. Ben de bir Kürdüm, her ne kadar Kürtçe bilmiyorsam ve asilime olmuş da olsam, gerçeği değiştiremem. Pek çok kişinin de anadili Kürtçe ve onları asimileye zorlanamayacağı  gibi teşvik de edilemez; asimile olmak istiyorsa da engellenemez ki görüleceği üzere asimile olmak isteyen de yok gibi.
Devlet de halkını asimile etmek ya da asimilasyonunu engellemek istememeli. Asimilasyona zorlamak kültür faşizmi, asimilasyonu engellemeye çalışmak da dışlamaktır. (Hitler'in Yahudilerin Almanlarla evlenmesini yasaklaması ve bir süre sonra Almanların bir kaç nesil geriden Yahudiliğini araştırması gibi.)
Bu konuyu önce bir analizlerimizi edip, sorunu adım adım çözmeye veya çözüm önerilerimizi sunmaya çalışalım.
En başta ideolojiyi yeniden şekillendirip, Bulgaristan'ın düştüğü hataya düşmemeliyiz.
İkinci olarak bu sorunun kaynağına bakalım. MHP, Ülkü Ocakları ya da 1965-1971 arasındaki genel ismiyle Komandolar'ın içinde bolca Kürt vardı.  Zira Ülkücülüğün başlangıcı her faşist oluşum gibi antikomünizmdi.
Hatta babamın dediğine göre (bölgede kamyonculuk yapıyordu) 12 Eylül öncesinde, 1977-80 arasında Elazığ, Bingöl, Bitlis, Van ve Ağrı'nın her ilçesinde Ülkü ocağı varmış. 12 Eylül öncesi kaynaklara baktığımızda MHP'nin Kürt karşıtı oluşunun 1971, yani 12 Mart muhtırasından sonra yavaş yavaş geliştiğini görürüz.
Azınlık isyanı ve faşizm, iki ucu boklu bir değnektir ve mümkün olduğunca iki ucu da aynı anda temizlenmelidir.
Bunu çok uçuk bir komplo teorisi olarak görebilirsiniz. Öyleyse şu son sözde açılım döneminden öncesine bir bakalım. Örgüt Eruh ve Şırnak karakol baskınlarını yaptığı gün, dönemin başbakanı Turgut Özal ne yaptı? Tüm gün havuzdan çıkmadı, tatilini yarıda kesmedi. Bu örgüt büyürken yıllarca, bunlar bir avuç baldırı çıplaktır edebiyatı yapıldı.
Sonra 33 silahsız erin şehit olmasına sebep olan o yalancı ateşkesi ne çabuk unuttuk da, çözüm sürecine kandık.
Gerçek şu ki, PKK'da, MHP kadar sistemin bir parçasıdır ve her ikisini de NATO kurmuştur. Hatta DHKP-C bile öyledir. Çünkü illegal yapı olmadan legal-yarı legal oluşumlara ihtiyaç olmaz. Çözüm sürecinin tek amacı PKK'yı yeniden canlandırmaktı.
Çok solcu grupların yetmez ama evetçi tavırları buna delildir. Yıllarca bazı Marksist-Leninist klasikleri fotokopi çekercesine kopyalayarak bunu saklama çabasındadırlar. HDP'nin de yetmez ama evet referandumuna, sözde boykotla desteği bir yana, gezi de darbeyi görmesini de unutmayalım.
12 Eylül darbesinden hemen önce, illegal sol örgütlerin parçalanışında da hızlanmalar oldu. Özellikle en kalabalığı olan Dev-Yol, birden bire İstanbul lideri Dursun Karataş önderliğinde parçalandı ve içinden Dev-Sol çıktı. Üstelik bu ayrışma son derece sancılıydı ve kırk milyonluk Türkiye'de Dev-Yol'un yarım milyon civarı taraftarı vardı.
Derken 12 Eylül geldi, Karataş kadın kılığında hastaneden çıktı. 12 Eylüle giderken illegal sol örgütler, polislerin, istihbaratçıların bile hayret edeceği bir sür'atle parçalanmaya başladı. Çünkü darbe yaklaşıyordu.
Lakin Dev Sol yıkılmadı, iç savaş yaşayıp, adını değiştirdi (DHKP-C). Çünkü aslında sistemin bir parçası olarak kurulmuştu, tıpkı PKK gibi.
Bütün bu terörden, devlet destekli  sağcı terörle aynı anda bitirmeliyiz. Bunu yaparken de kendi halkımızı küstürmemeliyiz.

16 Ocak 2026 Cuma

TARİKATLAR, YAPAY AŞİRETLERDİR



İnsanın başarısı illa arkadaş-eş dost çevresine bağlıdır. Yeteneklerinizi göstermek için birilerini tanıyor ve birilerinin de sizi tanıyor olması şarttır. İnsanlar her zaman, iyi bir dost-akraba çevresi olsun ister. Bu çoğunlukla aileden gelir ve doğaldır. İnsalarsa bu çevreyi, çeşitli yollardan genişletmeye çalışır. Bunların bazıları gelenekseldir; Katoliklerde vaftiz anneliği, Alevilerde Musaiplik, Kürtlerde kirvelik gibi. İnsanlar, aile çevreleri dar olduğunda, bunu genişletmenin yollarını arar. Bu yollar bazen kurumsallaşır. Dernekler, sendikalar ve taraftar gruplarını bunun örnekleridir. Kapitalizmin geliştriği çağlarda Mason Locaları, Lions Klüpleri ve mezun dernekleri, bu işlevi görmüştür.  Orta çağdan itibaren tarikatlar, bu işlevi görmüştür. Orta Çağda, hem doğuda, hem de batıda din sadece metafizik yada ruhani alem değildir, siyasi bir tavırdır. Hazarların önce Müslüman, sonra Hristiyan, en son da Yahudi olması, siyasi bir tavırdır. Rusların, Katolik yada Müslümanlık yerine Ortodoks olması da siyasi bir tavırdır. 16. yüz yıl Ukrayna Kazakları arasında Ramazan diye biri vardır. Rus çarlığınsa davaşmak için din değiştirmiştir ama isim değiştirmemiştir.

Orta çağın diğer bir olgusu da tarikatlardır. İslamiyette tarikatlar, Abbas, halifeliğinin ikinci yüzyılında ortaya çıkmıştır. Peygamberin döneminde mezhepler olmadığı gibi, tarikatlar da yoktur; tarikatımsı oluşumları, bir lider etrafındaki  gruplaşmalar da süratle bastırılmıştır. Tasavvufçuların bahsettiği o tarikat makamı olmamıştır. Selçuklu devletinde, özellikle  vezir Nizamülmük'ten itibaren, tarikatlar aracılığıyla daha iyi yöneteceğini anlayıp, onları devlet kontrolüne almaya gayret etti. Bunda başarılı da oldu. Batıda Katolik kilisesi de benzer şekilde tarikatlar kurdu ve Haçlı seferlerine üç büyük tarikatla (İtalyan-Sen Jean, Alman Töton ve Franszıların meşhur Tapınak şövalyeleri) katıldı.

Tarikatlar, modern çağda kendini dönüştürdü. Elitler, İngiltere'den Mason locaları ertafında örgütlendiler. Tarikatlar, orta çağın başından itibaren, hatta belki Roma'daki Stoacı ıkullardan itibaren, kendisine dost ve arka arayanların sığındığı yerler oldu. Tarikat şeyhleri-üstatları da etki alanlarını genişletmek için sürekli yeni üye alımlarını teşvik etti. Fazla büyüyen, zenginleşen ve tehdit olan tarikatlarsa, devlet içinde, devlete paralel yapı kurdular ve zamanı gelince o paralel yapılar yerle bir edildi. Haçlı seferlerinden sonra Sen Jean şövalyeleri Rodos'a yerleşti ve Kanuni, Rodos'u alana kadar korsanlık yaptı. Rodos'tan sonra Kıbrıs, Girit ve Malta'da korsanlığa devam ettiler. Töton şövalyeleri de yüz yıllarca Baltık kıyılarında devlet kurdular, İskandinavları, Hristiyan yaptılar, Ruslara karşı savaştılar. Son tarikat üstadı, Protestan oldu ve Martin Luther'in tavsiyesiyle Prusya devletini kurdu. Tapınakçılar ise, Fransa merkezli olarak Avrupa çapında ticaret ve bankacılık yapıp, zenginliklerine zenginlik kattılar. Bu zenginliği paylaşmamaları yüzünden de göze battılar. Papalık onların İspanya'da, Müslümanlara karşı savaşmasını istedi; Fransa kralı da, dokuzuncu Haçlı seferine çıkacağım, para ve asker verin dedi; istenilen cevap alınmayınca Papalık ve Krallık, tarikata baskın yaptı. Tarikatın malları müsadere edildi ve tarikat üyeleri yıllar süren, bol işkenceli yargılamalardan sonra idam edildi. Baskın günü kaybolan, tarikata ait on dört gemi üzerine, bu günün Mason localarına, Lions klüplerine uzanan efsaneler üretildi. Tarikat tamamen yok edilmedi, İspanya'daki kolu Dominiken tarikatı olup, Müslümanlarla savaştı, diğer ülkelerde de benzer faaliyetler oldu. İşin ilginci Tapınakçıların, Haçlı seferlerinin en ateşli günlerinde bile üyelerinin yüzde beşi bile seferlere katılmamıştı.

Doğuda da tarikatlar, benzer süreçleri yaşadılar. Fatih Sultan Mehmet, Hurufileri cami avlusunda diri diri yaktı. Kadızadeler, şeyhülislamlık makamını ele geçirdiklerinde, kendilerine rakip gördükleri Mevlevileri mahfettiler. Mevleviler halen İstanbul'da, Kadızalederin yaptırdığı Vani camiye, Vani cani derler. 16 Haziran 1836, sadece Yeniçeriler için değil, Bektaşilik tarikatı için de bir felaket oldu. Tarikat, yeniçerilikle fazlasıyla bütünleşmişti. Bektaşilik de Yeniçeriliği kullarak her yere sızmıştı. Yeniçeriler son yüz yıllarında artık savaşmayan, devletin ve toplumun üzerinde parazitlik yapan, huzur bozan bir varlıktılar. Yeniçerilikle beraber, Bektaşilik de, Arnavutluk ve Girit adası hariç, halledildi. Yüz yıl kadar sonra kendisini toparladıysa da bir daha eski günlerine dönemedi.

Tarikatlara üye olmak, orta çağdan kalma bir alışkanlıktır. Günümüz New Age ve İspirtizmacılar da buna dahildir. İnsanlar aidiyet ve çevre edinme ihtiyaçları ile tarikatlara üye olmuş, pek çok tarikatta, insanların ailesi-aşireti olmuştur. Belli aile ve klanların, devlete egemen olması gibi, zaman zaman devlete egemen olmuşlardır. Fazla büyüyenler de, aralarındaki insani ilişkiler zayıflayıp, kurumsallaştığı için işlevini yitirmiştir. 1972' de İngiltere'deki her sekiz yetişkin erkekten biri, Mason locası üyesiydi. 2013 Aralığında, Zaman gazetesi olmayan esnaf bulmak imkansızdı. Tarikat üyeleri arasındaki bağ, aşiret arasındaki bağ gibi, zor zamanlarda zayıflamıştır. Tekke ve Zaviyeler kanunundan sonra yok olmamışlar,  şekil değiştirmişlerdir. Günümüzde daha çok holding-vakıf olarak kendilerini göstermektedir.

9 Ocak 2026 Cuma

MADURO VE HUGO'NUN KABAHATLERİNİ DE KONUŞALIM





En baştan söyleyeyim, Amerikan haydutluğunu kabul etmiyor, tasvip etmiyorum, ama-lakin-fakar gibi kelimeleri kullanmadan karşı çıkıyorum.  Trump, Venezüella devlet başkanını ve eşini yatağından alarak, emperyal hedeflerine Hitlervari bir başlangıç yaptı. Dünyanın durumu pek çok açıdan 1939'a benziyor. Yeni nesil Hitlerimizin elindeki devlet, dönemin Almanya'sından çok daha güçlü, dünya bu devlete karşı birleşmek için çok daha isteksiz.

Biz bu yazıda karşı cepheye, emperyalistlere karşı verilen açıklara,düşülen gardlara bakacağız. Güvenlik zaafiyetinden bahsetmeyeceğim,  Mustafa Sarıgül'ün deyimiyle, Otlukbeli Mal Müdürü bile daha ok zorlanarak ele geçirilirdi. Sadece otuz iki Kübalı direnmiş ve öldürülmüş. Öncesinde Maduro'yu kendi partisi ve en yakınındakiler satmış. Saddam bile düştükten sonra aylarca saklanmıştı. Bununla beraber, yaşı yetenler hatırlasın, Saddam'ın ordusu, birden yenilmiş, Amerikan ordusu çok az kayıpla, koca ülkeyi işgal etmişti. Sonradan Keşnizani tarikatının Irak ordusuna sızmasının, Irak'ı nasıl teslim aldığını öğrenmiştik. Amerika, Saddam devrildikten sonra şiddeti yavaş yavaş artan direnişten yılarak, Irak'ı terk etti. Saddam'da çok uzun süre iktidarda kalanlardan.

Uzun süre iktidarda kalmak iyi bir şey değildir, hatta önemli de değildir. İktidarda iken neler yaptığı diyeceksiniz, ondan da önemli bir şey vardır; iktidardan nasıl gittiği. İktidar, ömür gibi geçicidir ve ömür gibi aniden bitebilir. Bu kişiler kadar,  partiler, zümreler için de böyledir. İktidar illa bir gün değişir ve nasıl ki her insan, sağlıklı olduğu halde, çok genç yaşta ölecekse, her iktidar da çok iyi işlediği, yada işlediğini sandığı anda birden biter. Gerçek devrim, kurucu lider yada partinin iktidardan gitmesine rağmen, kurulan sosyal düzenin devam etmesidir. Demokrasi, bunun için gereklidir. Ülkeyi kursanız bile, sonuçta iktidarı teslim etmeniz gerekir. Bunu modern tarihte ilk başaran CHP olmuş, önce Atatürk, iktidarını İnönü'ye devrederek, kendisini dil-tarih çalışmalarına vermiş, onun ölümünden sonra İnönü, 1950'de Demokrat Parti'ye devredip, muhalefet olmayı kabullenmiştir. (1946'da buna direnmiştir, zira iktidar pek tatlıdır.) CHP onlarca yıldır iktidar ortağı bile olmamasına rağmen Türk milleti her fırsatta Anıtkabir'e koşmakta, 10 Kasımlarda saygı duruşunda bulunmaktadır. 

Pek çok Sosyalist iktidar, Venezüella'daki Hugo Chavez ve Nikolas Maduro hukümeti dahil olmak üzere, demokrasiye geçmek yada iktidarı başka bir partiye vermekten çekinmiştir. Partri içi demokrasi yollarını kapatmış, lekeli, belirsiz galibiyetler kazanmıştır. Halk kutuplaştırılmış ve karşı kutup şeytanlaştırılmıştır. Ülkede enflasyon almış başını gitmiştir. Devrim, ülkeyi zenginleştirmediği gibi eşitlememiş, Bolivarjivazi denen yeni dönem zenginleri türemiştir. Çin, İran, Rusya ve Türkiye gibi sosyalizmle, solla alakası olmayan otokrat yönetimlerle iş birliklerine, ortaklıklarına gidilmiştir.

Amerikan yada emperyalizm karşıtılığı, antidemokrarinin, otoriter yönetimlerin bahanesi olursa, Amerikancılığın bahanesi de demokratlık olur. Devrimleri demokrasi ve iktidar devirleri ile taclandırmalıyız.

5 Ocak 2026 Pazartesi

NEOLİBERALİZMİN SİNSİ SENDİKA DÜŞMANLIĞI

 


Milton Friedman,  Kapitalizm ve Özgürlük kitabında sık sık sendikaların ve kartellerin tekelliğine değinip, sınırlandırılmaları gerektiğini söylüyor. Bunu kitabında defalarca tekrarlıyor. Yapılan gerçek bir safsata, iki yanlış sonuç içeriyor. Birincisi işçi örgütlenmelerinin büyümesini, ticari kartellere benzetmesi, onları ekonomik bir tehlike olarak görmesi,  insanların ticari kartellere olan öfkesini, işçi sendikalarına yöneltme çabası. İkinci de kartel kanunlarının, kartelleri engeleyeceği sanısını insanlara vermesi. Türkiye'de de rekabet kurumu var, ara ara bazı firmalara ceza kesiyor ama karteller iş başında.



Mesela Siz Coca Cola-Pepsi rekabet mi ediyor sanıyorsunuz? Seksenlerde çok satan RC kolayı hatırlayan var mı? Yüzde beş pazar payı sınırını aşmışken, önce düşük fiyatından dolayı zenci kolası dendi. Arka arkaya olumsuz haberlerden sonra bu kola markası dünyadan silindi. Biraz öncesinde Cola Turka ve birbirinden enteresan reklamlarını hatırlıyor musunuz? Cola Turka, önce hızlo çıkış yaptı, özellikle muhafazakar kesimin gözde içeceğiydi. Bir ara en çok satılan kola markası oldu. Bir süre sonra önce Turka'nın reklamı azaltıldı, sonra bazı marketlerde bulunmaz oldu. En sonunda Ülker'in içecek grubu, Japon bir holdinge satıldı. Hikaye, basit bir ticari başarısızlık hikayesi, öyle mi? Satıl olayından on küsur sene sonra, İsrail'in Gazze'yi işgali sonrasında boykotlar, gerçekten etkili olmaya başlıyor. İki dev Amerika markasının satışlatı Türkiye'de hızla düşüyor. Bu kola kartellerine kim yarım eli uzatıyor? İma ettiğim gibi Ülker ailesi, yerel kolaları kovup, Amerikan kolalarına marketlerini açıyor.

Bu ve buna benzer örnekleri yazarsam, bu yazı ciddi bir kitap boyutuna ulaşır. Ticarette rekabetin nadiren kan davasına, iflasına-ölümüne rekabet olduğunu, her rekabette, her zaman bir centilmenlik anlaşması olduğunu, mahalle esnafları bile bilir. Karl Marks bile, piyasaların eninde sonunda oligopolleşiceğinden bahseder. Burjuvaların kendi aralarındaki rekabetin, işçi ücretlerini yükseltip, fiyatlarını düşüreceğini zannetmek, dümdüz enayilik. Kitapta bol bol Adam Simith ve Hayek isimli birinden alıntılar yapıyor. Hayek'i bilmiyorum, yorum yapmayacağım. Adam Simth ise, bir dönem İskoçya gümrük bakanıyken, İngiltere'den ithal edilen kumaşlara fahiş denecek oranda vergiler koymuştu. Aynı kraliyet ailesine bağlı oldukları halde, uzak bir ülkeden ithal edimişçesine vergi koymuştu bu en ünlü liberali. Uygulamada Amerika'da pek çok ülkeye kotalar, gümrükler koyar. Friedman, buna da karşı, hatta Amerika'nın tarım desteklerine de karşı. Burada bir şey fark ettim. Tüm Amerikalı iktisatçılar (en azından benim okuduklarım),tarım desteklerine karşı; her hangi bir Amerikan hukümetinin bu destekleri kesmek bir yana azaltacağını bile sanmıyorum. Bu destekler kesilmek bir yana azaldığında, Çin başta olmak üzere Asya ülkelerinin çiftçileri zil takıp oynar. Amerikan tarımı da, son 20-30 yıldır Türkiye'de olduğu gibi iflas eder.

Neoliberalizmin temel hedefi Amerikalılar değildir, Amerikanın peykleridir. Bu sözde bilim, Amerikan ve Amerikan kompradoru şirketlerin çıkarlarının bilimsel kılıkta propagandasının yapılmasıdır. İktiarlar neoklasikçilere uyunca da oluşan fakirlikten kendilerini sorumlu tutmazlar. Bu sorunlara çare olarak daha fazla neoliberal politika, özelleştirme falan önerirler. Neoklasik ekol iktisatçıları, Latin Amerika'da olanlar başta olmak üzere askeri darbeleri övmüş, darbe yönetimleri, Turgut Özal gibi Şikago oğlanlarını başa geçirmişlerdir. Şikago iktisatçılarının diğer bir özelliği de meclis düşmanı ve tek adam yanlısı olup, bunu demokrasi diye pazarlamalarıdır.

Bu pazarlamanın bir yönü de, Amerika'daki İtalyan mafyasının sendikalarla örgütlenmesi bahanesiyle, sendika düşmanlığı yapılması, her yerde sendikalaşmanın zorlaşıp, sendikacıların elinin-kolunun bağlanmasıdır. İşverenler, Mason locaları, Lions Klüpleri, mezunlar dernekleri gibi, çoğu kez gayrı resmi klüpler ve arkadaşlıklarla, zaten bir avuç kişi de olduklarından çabucak örgütlenir, baktılar olmadı, devlet teşviğiyle, enflasyondan düşük faizli kredilerle kurdukları fabrikaları yurt dışına taşırlar. TÜSİAD, 1971 muhtırası cuntasının, kurumsallaşın baskısı ile kurulmuş, TÜSİAD'a üye olamayanlar MÜSİAD'dı kurmuştur. 12 Eylül, tüm sendikaları kapatıp, mallarına-mülklerine el koyup, sendikalaşma , grev ve toplusözleşme için bin türlü engel koyarken, MESS gibi işveren sendikalarına dokunmamış, TÜSİAD üyeleri bizzat darbe anayasasına katkı sunmuştur. 12 Eylül general ve albayları, daha sonra TÜSİAD  şirketlerinde yönetim kurulu üyesi ve ortak olmuştur.

Neoliberallerin sendika düşmanlığı sadece grev yada toplu sözleşmeler değildir. Üye azlığı ve güçsüzlük, önce sendikaları, sonra çalışanları, siyasete karşı güçsüz bırakmakta, ülkeyi özelleştirmeci ve düşük asgari ücret yanlısı, Amerikancı siyasilere mecbur bırakmaktadır. Bunu da sadece üniversite tezleri, makaleleriyle, kitaplarıya değil; sözde ekonomi gazetecileri, televizyoncuları ve aslında İsveç Merkez Bankasının verdiği Nobel Ekonomi ödülleri gibi propagandalarıyla yapmkata, insan algısını bozmaktadırlar.

Bu bozuluşu, çocukken izlediğimiz ve TRT'nin Varyemez amca adını verdiği, Donald Duck bozması, süper zengin bir karakterin başrölünü oynadığı çizgi filmin, ilginç bir bölümü ile anlatacağım. Bu Varyemez amcanın en büyük zevki, altın para silosuna çevirdiği gökdeleninde, mayosunu giyip, altınları arasında yüzmekti. Varyemez'in tek ailesi, evlenmediğine göre yeğenleri olan üç küçük çocuktu ve bu çocuklara her hafta pazartesi günü, haftada bir harçlık veriyordu. Çocuklar da Varyemez'i  kandırmak için, gazeteleri, tavimi ve hatta galiba televizyon haberlerini falan değiştiriyor, Varyemez'i kandırıyorlardı. Asıl dehşet verense, buna inanan Varyemez'in tüm dünyayı buna inandırmasıydı. Geçmişte bizi Yetmez ama Evetlere, kumpaslara, özelleştirmelere inandırmaları da aynı zırvalık, bir avuç zenginin gönlünü yapmalarıdır.

Sendikaların üzerindeki grev yasakları-yasaklama yetkileri baskısı azalmalı, sendikalaşma sadece iş kolları değil, bölgeler  (Mesela Ostim-İş) ve kurumlar (Koç iş, Sabancı iş) veya başka şekilde işçilerin bir araya geldikleri kavramlar üzerinde de olabilmelidir.