12 Mart 2026 Perşembe

TEK KUTSALINIZ İKTİDARINIZ VE PARANIZ

     


Bize yıllarca İslam'ın güzellikleri anlatıldı. Yeni Osmanlıcılık iktidara gelince bütün bu kutsalların terk edildiği görüldü. Osmanlı'nın ve İslamın doğa ve yeişl sevgisi terk edildi. Şehirler beton ormanına döndü. Ormanları da çöle çevirdiniz. Devleti yağmalakla doymadığınız, halkı yağmalıyorsunuz. Artık ortaya çıktı ki, tek kutsalınız iktidarınız. Osmanlı'nın sokak hayvanlarına gösterdiği sevgiyi bile terk ettiniz. Geziciler hayvan ve ağaç seviyor diye, hayvanlara ve ağaçlara bile düşman oldunuz. Her tarafınızdan nefret fışkırıyor. Öte yandan da paniğiniz de bu nefretinizi arttırıyor. Sıtres ve panik anladında insanların duygu-durum sorunları artar. Nefret duygunuzla batıyorsunuz. Artık kendi içinizde de birbirinizden nefret etmeye başladınız. İfşalar peşi peşine geliyor.

Yeşil rengi, doğa, çocuklar, Filistinliler falan zerre kadar umurunuzda değil. Çok para çaldınız, çok farklı yerlere de sakladınız. Kaddafi örneğinde olduğu gibi, iktidarda değilseniz, hiç biri de sizin değil. İcabında Kabe'yi de iktidarınız için yıkarsınız. Şimdi elinizde tek silahınız din kaldı. Türklüğü kendiniz çöpe atmıştınız. Türkçülüğünüz gitti ama Kürt düşmanlığınız baki kaldı. Açılım zamanı Esat Okat Yıldıran'ı gıyabında nasıl da yargılamıştınız? Hatta kimse Oktay Yüzbaşı rolünü almak istemeyince, bir sandalyeye o rolü vermiştiniz. Oysa Etimesgut, Zırhlı Birlikler Komutanlığındaki Esat Oktay Yıldıran caddesi halen duruyor. Oysa Aşık Veysel orta okulunun adını değiştirdiniz. Şimdilerde cesetleri kobra denen araçların arkasında sürüklemeler, cesetleri un çuvalında vermeler falan gırla. Esat Oktay'ın, Diyarbakır hapisanesinin kalın duvarları arkasında yaptıkları, bugün sokaklarda yapılıyor. Görse, gözleri yaşarırdı.

 Kenan Evren'i sözüm ona yargıladınız ama kendisi askeri mezarlıkta, tüm unvanları ile duruyor. 12 Eylül döneminde zengin olanlar ise sorgulanmadı. İhsan Doğramacı'nın Meteksan şirketi, kırk yıldan fazladır kesintisiz olarak ÖSYM'nin tüm ihalelerini alıyor. 12 Eylül olmasaydı,  Doğramacı ailesi bu kadar zengin olmayacaktı. Kimse Doğramacı'yı ve ailesini yargılamadı. Doğramacı ailesi ile ilgili doğru dürüst bir eleştiri bile yayımlanmadı.  Aile, orman yapacağını vaat ettiği araziye lüks evler yaptı ve bir kısmını da şehir hastanesi başta olmak üzere, kamu kurumlarına sattı. Doğramacı ailesine 12 Eylül tarafından verilen ihsanlar,, iktidarınız döneminde de artarak devam etti.

Ya sanatçılar. 2002 öncesinde Semra Özal, Tansu Çiller etrafında öbekleşen sanatçılar, şimdi külliyenin etrafında öbekleşiyor. Kişilikleri zerre kadar değişmedi. Eski düzenbazlar da halen sizinle. Çünkü sizin tek kutsalınız paranız ve iktidarınız. 

Şimdi onu da kaybetmemek için sözde kutsallarınızdan elinizde bir tek din kaldı, yakında o da gidecek.

(2021'de başka bir blog için yazdığım yazı.)

7 Mart 2026 Cumartesi

ELEŞTİRİLMEDEN ÖĞRENİLMEZ.

 


Ülkemizde eğitimde ciddi bir başarısızlık var. O kadar yıl okuldan sonra hiç bir şey öğretmiyor gibiyiz. Yabancı dil öğrenimimiz karikatürize. Son yıllarda biraz gelişme var ama gene de nafile. Öyle ki pek çok lise son sınıfta dil dersleri, serbest test çözme saatine dönmüş durumda. O test çözme saatleri, test çözme oranını arttırmıyor arkadaşlar, 28 senelik tecrübe söylüyor bunu.Oturup felsefe dersi dinlemek yerine, matematilk, fizik, Türkçe testi çözenlerin, test ortalamasını da gördüm. Eğitimi test çözmekle ölçüyoruz ve onda da başarısız bir ülkeyiz.

Başarısızlığın sebepleri üzerine düşünmek ve fikir üretmek zorundayız. Doğruyu bulmak için yeni yollar denemek,  aynı hataları yapmamak, başka hatalar yapmak zorundayız. Bu hatalarımızın en başında çocukları hep itaat ahlak seviyesinde tutma çabamız. Kökeni medreselere, yani İslam skolastiğine dayanıyor. Skolastik görüş, öğretmenin (hoca-müderrsin) kaba ve sert otoritesi ile öğrenciye yerleştirilir.  Ülkemizde ise son yirmi yıldır öğretmenlilk, meslek olarak gözden düşmüş durumda. İktidarın çok özendiği din öğretmenleri de buna dahil. İktidarın dindar nesil yetiştirme projesinin tutmamasının temel sebebi de bu. Zannediyorsunuz ki öğretmenlik mesleğinin değeri düşerken, din öğretmenleri bundan muaf; lise çağındaki bir gencin beyni böyle çalışmaz. Fazlasıyla genelleştirerek çalışır. Kurtlar Vadisi iyiyse, yüm mafyalar iyidir  ve öğretmenliğin değeri düşmüşse, din öğretmenliği de bunun dışında değildir.

İtaat yada skolastik eğitimde,  bir şeyler öğrenilmez, ezberlenir ve inanılır. Ülkemizde üniversiteden, ana okuluna kadar, öğrenciden en asgariden itiraz ve sonunda öğretmenin fikrini kabul etmeyi istiyor. Ülkemizde yüksek lisans-doktora eğitimi bile, tez hocasının fikrini kabul etmeye programlı. Maarif modeli denilen şeyin gerçekleşmesi için, öncelikle öğretmenin itibarlı, atamaların liyakatli olması, eğitimin bilimsel olması ve öğrencinin eleştirilerinin de dinlenmesi gerekir. Okul öncesi eğitiminden, dokrtoraya kadar bu gerekli

5 Mart 2026 Perşembe

AYNI HAİN VE EBLEH SÜRÜSÜ

     


Yetmez ama evetçi hain sürüsü, Marksist-Leninizm ve Liberalizm arasında savruluyor. Asla sosyal demokrat ya da Atatürkçü olmuyor. Çiftçiye, ananı da al git diyen şahsın demokrasi vaatlerine inanıyorlar da, Osmanlı'nın kadını hor gören zihniyetini yıkıp, kadından hakim-savcı-pilot yapan partinin vaatlerine inanmıyorlar. Yetmaz ama evet dedikleri parti, kendilerini de sefil etmiş ama halen o partiyi iktidardan düşürmesi en büyük ihtimal olan siyasi oluşumu desteklemiyorlar.

Bir de şu dikkatimi çekti. Bu liberal ve radikal solcu sürüsü,  tıpkı mevcut iktidar ve iktidar yanlıları gibi, İran'da olanlara karşı pek sessiz.  Oysa doksanlarda ve iki binlerde, hele de 28 şubat döneminde nasıl da özgürlük şövalyesiydiniz? Hele de Orhan Pamuk ve üç yüz küsur yazar-çizer-akademisyen sürüsü, Suriye iç savaşının başlarında, Beşar Esat'a çağrı yapmıştınız, görevi bırak, Cezayir'e sığınma iste diye. Hesapta Suriye'de kan dökülmesini istemiyordunuz. Oysa amacınız Suirye'yi oluk oluk kana boğmaktı. Savaşı başlatanlar, Suriye'de demokrasi isteyenler değildi. Alevileri, Şiileri, Hristiyanları, Dürzileri (Aslında düz Sünni olmayan herkesi) ve üzerine de kendi şeriatları altında yaşamak istemeyen Sünnileri katletmek ya da göç ettirmek isteyen Siyasal İslamcılara ne güzel destek vermiştiniz? Şimdi de mollalara karşı halkı direnişe çağırsanıza. Türban takmak istemeyen kadınların hayat hakkını savunmakta pek isteksizsiniz.

Orhan Pamuk, Rasim Ozan Kütahyalı be karısı Nagehan Alçı ile aile resmş ortaya çıktığından beri kendisini basında pek yer bulamıyor. Ha, bir de Rasim'in ta eskiden, üniversite yıllarında, ona övgüler düzmesinin ortaya çıkması da buna etken. Şimdi bakıyorum ne zaman destekleyecek bu üçüncü ittifakı.

Artık birileri kral çıplak desin. Bu ülkede Marksist-Leninizmin asıl hedefi devrim yapmak değildir. Muhalefete, muhalefet yapıp, sağın iktidarda kalmasını sağlamaktır. Legal olanının da, illegal olanının  da hedefi budur. 

Liberl solun solculuğu da, NAZİ partisinin adındaki sosyalsitlik gibidir. İtidara geldiklerinde önce bu sosyalist ibaresini sildirmişlerdi. Yetmez ama evet referandumundan sonra saraydan kovulmasaydınız, siz de adınızdan solu atacaktınız.

Aynı hain ve ebleh sürüsüsünüz.

(2022'de yazmışım)

3 Mart 2026 Salı

KENANİZM NEDİR 4?ROMANTİK FAŞİZAN ATATÜRKÇÜLÜK VE 12 EYLÜL



 Alparslan Türkeş'in 12 Eylül günerinde, Genelkurmay Dil Okulunda hapisteyken, fikirlerimiz içeride, biz mahkumuz dediği rivayet edilir. Bu ne kadar doğru, bilemeyeceğim; bu rivayetin sebebi, 12 Eylül rejiminin uygulamalarıdır. 12  Eylül rejimi ilk bir buçuk yılında, sağa ve sola karşı aynı gaddarlıktaydı. 1981 yılından itibaren baskılar sadece solun üzerine olmaya başladı.Darbe ideolojisi de milliyetçileşmeye başladı ve milliyetçi kaldı. Bu milliyetçilik, Özal döneminde de sürdü. Ben orta1 ve orta 2'deyken (1986-86 yılları), tarih dersinin adı milli tarih, coğrafya dersinin adı milli coğrafyaydı. Devler rejiminde ciddi bir Türkçüleşme ve İslamlaşma vardı. Milyonlarca kişi Kürtçe'den başka bir dil bilmezken (Ben iki bin yılında acemi er eğitim bölüğünde askerdim ve bize her celp yirmi kadar Türkçe bilmeyen asker gelirdi. ) Kürtçe'yi yasaklamak; Alevi köylerine cami yapıp, imam atamak, Maraş katliamı sanıklarını koruyup, Kahramanmaraş ilini Alevisileştirmek gibi doğrudan 12 Eylül MHP'sinden beklenen işleri yaptı. Ders kitaplarının arka sayfalarına Türkiye haritasının yanına, Türk dünyasının haritası çıktı. Bu harita, henüz parçalanmamış Sovyetler Birliği, parçalanmışcasına farklı renklerde gösterdiği gibi; Çin ve Rusya gibi devletlerin içindeki özerk bölgeler de bağımsızmışcasına ayrı renklerde gösteriliyordu, halen de öyledir. 2026'da bile ders kitapların arkasındaki Türk Dünyası haritaları böyledir.

Ben 1992-93 yıllarında Ülkü Ocakları sempatizanı ve kısmen de üyesiydi ve o dönem Ülkücüleri hiç de Atatürkçü değildi ve Atatürk hiç de sevilmiyordu. Atatürk düşmanlığıyla ünlü yazar Necip Fazıl Kısakürek, son yıllarında açıkça MHP'yi destekliyordu. Şimdiki Ulusalcı dediğimiz laiklik temelli ve son on, on beş yıldır da Deistleşen (Temgricilik)milliyetçilik ilk defa doksanların sonlarında, Doğu Perinçek'in İşçi Partisi'ni, daha sonra Vatan Partisi adını alması ile bitecek süreçle başladı. Aynı Perinçek, yetmişlerde Atatürk'e küçük burjuva devrimcisi diyen, seksenler ve doksanlarda İkibine Doğru dergisiyle Pqq'yı destekleyen Perinçek'di. Perinçek'le ilgili ayrıntılı bilgiyi şuraya bırakayım:

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/dogu-perincek-kimdir.html

Ulusalcılık denen Laiklik ve Milliyetçilik ile sınırlı Atatürkçülük, iki binlerin başlarında tatılmaya başladı. Onlar için altı okun sadece ikisi vardı, Laiklik  de tarikat nefreti ile sınırlıydır ulusalcılıkta. Zorunlu din dersleri ya da Alevi köylerine yapılan camiler veya öğrencilerin zorla imam hatipe kaydolmaları gibi konularla ilgilenmiyorlardı. Tek dertleri, CHP'ye oy verilmesindi, AKP kötü ama yerine başka bir parti olmalıydı. Banu Avar ve Nihat Genç gibi yeni Ulusalcı liderler çıktı. Banu Avar, Zaytug.com gibi komedi sitesindeki bir haberi gerçek sanması ile gözden düştü. Nihat Genç ise daha ilk seçimde aday olur olmaz, Fetö tertibinden ordudan atolmış denizciler ağırlıklı grubuyla İmamoğlu'na saldırdı. En son İmamoğlu'nun Kıbrıs'tan nakil olması ile uğraştı ve diploma iptali için uğraştı. Gebermesine az kala bunu başardı. Efsane olarak yaşadı ama kestane bile olamadan bitti. Gebermesinden sonra grubu olan Veryansın ve diğer küçük gruplar giderek küçüldü.

Genel anlamda Dünya'da milliyetçi, hatta ırkçı partiler yükselirken, Türkiye'de hiç bir şey olmaması, hatta gerilemesi çok dikkat çekici. Ülkücü hareketin ana partisi MHP, zamanında koalisyonların ve merkez sağ (DYP-ANAP) partilerinin koltuk değneğiydi, şimdi iktidarın koltuk değneği, ş,mdi de bir şey değişmedi. İktidar bloğuna muhalif Ülkücü partilerde (Zafer ve İyi) durum çok farklı değil sanki. Biraz da medyasızlık var, CHP; Halk tv,Sözcü, Yurt falan derken, kendi tabanını  elinde tutuyur ama; bu partilerin medyası da yok gibi. Ya sosyal medya? Sosyal medyada da ciddi bir varlıkları yok. Olsa da, özelleştirmeler ve tarikatlar üzerinde fikirleri neler, belli değil (bence). Şu ortamda bu partilerin, sosyal medya bir yana, meydanları hınca hınç dolduracak mitingler yapmaları lazım (özellikle terör konusunda).

Diğer yandan da son bir kaç aydır, Youtube başta olmak üzere sosyal medyada liberal milliyetçiler türedi. Siz liberaller, sırf milliyetçiliğe karşı olduğunuz için liberal sol değil miydiniz? 2010 yetmez ama referandumunda, CMHP espirileri yapmıyor muydunuz?. Ayrıca, sizceki Kürt sevdasına ne oldu? Yoksa Amerika, Suriye'de Kürtleri, hamamda P.ŞT bırakır gibi bırakınca, siz de mi Kürtleri bıraktınız. Bazılarınız hemen demeye başladınız, devlet devletle anlaşır, siz devlet misiniz, diye. Şimdi ibre Kürt sevgisinden, Türk milliyetçiliğine dönmüş durumda, Amerika nereye, siz oraya. Diğer yandan da bu iktisatçı Youtuberlar ve paralel kanal sahiplerinin çok genç olması; iktisat ve işletme gibi bilimler, ilahiyat gibi kademelidir. Önce özel üniversitelerin, yurt dışındaki büyük üniversitelerin profesörleri konuşur, hatta yalnız onlar konuşur. Bu bıyığı yeni terlemiş liberallerin sayfaları bir anda pek çok kurum tarafından nasıl da övülüyor, farkında mısınız? İktisat bilimi aynen ilahiyata benziyor; orada da ya büyük üniversitelerin profesörleri ya da tarikat büyüğü mollalar konuşur ama son on yıldır, özellikle Youtube'u genç mollalar doldurmakta; çünkü ihtiyar mollara, gençlerin ilgisini çekmiyor. Bu genç mollalar, pardon iktisatçılar da, gençlere neoliberailizm dinini anlatmak için sahadalar. Amaçları önümüzdeki günlerde yapılacak özelleştirmelere karşı gençliği sakinleştirmek. Gençleri kandırmak için artık solcu olamadıkları için milliyetçi olmuşlar. Milliyetçi liberallik, Kenanizmdi, o yıllarda Devletçiliğin, cumhuriyetin ilk yıllarında sermaye birikimsizliği sonucu, geçici bir yönetim olduğu olarak anlatılıyordu çocuklara. Özal, satacağım diye propaganda yaparken, Kenan susuyordu; cumhurbaşkanıyken de Turgut'un kanun hükmünde kararnamelerle, meclisi devre dışı bırakmasına ses etmemişti. Ülkemizde liberalliğin ağa babası, Mehmet Barlas ve diğer lşboşlara bakın; 12 Eylüle karşı çıkmışlar mı? Neoliberalizmin kurucusu Milton Friedman ve Şikago oğlanları, Latin Amerika başta olmak üzere tüm Amerikan yanlısı askeri darbeleri alkışlamamış mıydı?

Son olarak Türk faşizmi, hem Ülkücülük, hem Ulusalcılık, yandaşlığa da, muhalifliğe de yakışmıyor, çünkü her ikisini de doğru dürüst yapamıyor, Kenanizm'den kopamıyor.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/liberallerin-kurt-ulusalcilarin-alevi.html

2 Mart 2026 Pazartesi

KOPYA SIKANDALINDA NEDEN TUTUKLAMA YOK?



 Ülkemizde günden hızlı değişiyor ve pek çok şeyde gözden kaçıyor. Milyonlarca insanı mağdur eden -KPSS sınavı tekrar yapıldı. ÖSYM'den bir kişi bile görevden alınıp, tutuklanmadığı gibi, skandala sebep olan dershane de, Youtube kanalı dahil, yerli yerinde. Yani değişen bir şey yok. İnsanların sınava ikinci defa girip, masraf yapacak olmaları dışında. Diyeceksiniz ki, sınav parası alınmayacak. Siz hiç düşünmüyor musunuz, bu insanlar cumartesi ya da pazar da olsa,  işlerinden izin alıyorlar. Sınav her yerde yapılmıyor, bazen de her il merkezinde yapılmıyor. İl merkezlerinde, büyük şehirlerde, sırf sınav için otellerde kalınıyor, akraba-tanıdık yanlarına gidiliyor. Kırılan umutlar ve hayaller de cabası.

Benim ki de laf mı? Koskoca milletvekil, rüşvet aldığını kameralar önünde itiraf etti de ne oldu? Konu itiraf ederken başının açık olmasına geldi. Soruşturma açacak savcı yok, çünkü HSYK doğrudan cumhurbaşkanına bağlı. 2010'un meşhur yetmez ama referandumunun ana konusuydu HSYK'nın yapısı. HSYK'yı siyasete bağlayarak, oradaki kemikleşmiş grupları yıkacaktınız. Evet, yıktınız, bravo, hadi gene öğünün, demokrasi peşindeydik deyin. İstanbul'da bir hastane, yatalak hastalarla alay eden hastane bir günde kapanıyor ama kırk beş çocuğa tecavüz edilen öğrenci yurdu, bir öğretmen ceza aldıktan sonra, vakfı ile beraber dimdik ayakta. Siz de bütün bu tecavüzler olurken, devleti geçtim, vakfın diğer yöneticileri nerede diye sormadınız.

Koca ÖSYM ya da kırk yıla yakındır ÖSYM'nin her ihalesini rakipsiz alan, Doğramacı ailesine ait Tepe Holding ve dolayısı ile Doğramacı ailesine ait Meteksan şirketinde bir kişinin bile savcılıkça ifadesi alınmadı ama ÖSYM sınavlar yapmaya devam ediyor.

Bir de farkında mısınız, uzun zamandır sınav birincileri ya açıklamıyor ya da halkın gözüne sokulmuyor. Muhalif kitlenin en büyük yanılgısı, tarikatlarla ilgili olarak 2002 yılını baz almaları. Oysa FEM dershaneleri 1990 ya da 91-92'den itibaren her sene üniversite sınavı birincileri çıkarıyordu. Yani o yıllar ve belki de daha öncelerine kadar uzanıyor bu kopya meseleleri. Siyasal İslamcılar, 12 Eylülden itibaren aşırı güçlenmeye başladılar. 12 Eylül gardrop Atatürkçüsü ve tarikat koruyucusuydu. Sol, ezilmek bir yana, sindirilirken, dincilik ve tarikatçılık yükseldi. Özal açıkça Nakşibenci (hatta annesi özel bir kanunla, Nakşi bir şeyhin mezarının yanına gömdürdü), Demirel ise, Said-i Nursi'nın yıllarca sürgün yaşadığı Isparta milletvekili oldu. Ecevit bile her yere tarikatçıları getirdi.

İşte böyle bir canavarla mücadele ediyoruz. Şimdi utanması ya da çekinmesi de yok. Kopya çekildiği belli ama ne tutuklama var, ne de görevden alınma.

(2021 Ekim'inda beşka bir blog için yazmılım, tekrar yayımlayasım geldi:

1 Mart 2026 Pazar

SAHTE MAĞDURİYET OYUNLARI



 İktidarın tüm çabalarına rağmen din, gözden düşüyor. Genç kuşakta türbanlı, tarikat üyesi, camiye düzenli giden ya da düzensiz giden sayısı azalıyor. Gene de iktidar din silahını bırakmıyor. Bu silahı da düşmanı gördüğü kurumlara kullanıyor.

Oysa iktidar yanlısı burjuva da türbanlı çalışan istemiyor. Tarikatlar, buruvalar için eskilerin mason localarının yerini almış. Özel okullar ve özel hastanelerin çoğu, tarikatların elinde. Sözcü, Cumhuriyet, Birgün ve hatta daha pek çok solcu, ilerici gazeteye reklam veren, tiyatro klüplerinde Atatürkçülükle ilgili oyunlar oynayan, her tarafı Atatürk resimlerinden geçilmeyen özel okullar dahi, tarikatların elinde. Özel hastanelerin çoğunda türbanlı hemşire yokken, devlet hastaneleri türbanlıarla dolu. 

Fakat siyasal islamcılar, karşı cepheyi türban ya da din için suçlamaya bahaneler arıyor. Amacı tamamen provakasyon. Dakikaların hesaplandığı şehirler arası otobüs seyahati bile bu şovlara alet edilmekte. Oysa dindarları da en fazla mağdur eden, siyasal İslamın kendisi. 7 haziran seçimlerinden sonra, HDP'nin dışarıdan desteğine ihtiyacını bahane eden Türk milliyetçiliğinin partisi, şimdilerde bu görüşmeyi onaylıyor, hatta destekliyor. HDP'de, belediyelerine kayyum atayan, genel başkanını hapse atan iktidarla görüşüyor. Sorsanız halen CHP'nin tek parti iktidarının uygulamalarının yasını tutmaktalar. AKP'bin CHP'yi terör örgütleri ile bir sayması ise devam ediyor. Kendileri ise her durumda mağdur.

Kendi tabanları bile bu mağduriyet hikayelerinden bıktı. İstediklerini tutuklayıp,  istediklerini yaptıkları halde, halen de mazlum olduklarını iddia ediyorlar. Şu günlerde de kapitalizm, HDP'siyle, MHP'siyle kendini toptan savunuyor. Oysa muhalefet toptan saldırı yapamıyor. Muhalefet cephesinde hep bir ama itirazları var. Bu amaların bir kısmı, iktidar değişse de, dikta sisteminin değişmemesi korkusu. Diğeri de pek çok muhalifin, sistemin çok da fazla değişmesini  istememesi. Pek çoğu, muhalefette de olsa, durumundan memnun. Zira sistemin içinde muhalif unsur olarak saygı görüyorlar. Bir kısmı ise iktidarın paralı askeri. Asıl amaçları muhalefete muhalefet etmek.

Bütün bunların karşısında muhalefetin işi zor. İktidarın sahte mağduriyet saldırıları da karşılamalı. 



27 Şubat 2026 Cuma

LOLİTA-ROMAN VE FİLM OLARAK SANAT NE KADAR MASUM?



Lolita adı, Rus kökenli Amerikalı romancı Viladimir Nobokov'un bir romanının adıdır ve bu roman için türetilmiş bir addır.  Romandaki (ve filmdeki) kızın asıl adı Dolores'tir ve annesi ona Loli diye hitap eder. Romana özel Lolita adı,  çocuk ergen cinselliği ile ilgili konuların genel adı oldu. Burada sanat ne kadar masum yada suçlu; bunun için 2 filmi (1997 yapımı Adrian Lyne ve 1962 yapımı Stanley Kubric) ve yıllar önce okuduğum orijinal romanı, hatılardığım kadarı ile yorumlayacağım.

Roman, fazlasıyla eril bir dille, sapık Humbert'in kendi bakışından yazılmış. Romanda, Lolita ile tanışması neredeyse romanın ortalarında oluyor. Humbert, çocukluk aşkı ile sübyancılığını aklileştiriyor. Hayatı boyunca kız çocuklarına ilgi duyuyor ama eline fırsat geçmiyor. Bir keresinde parkta paten kayan bir kız çocuğuna halleniyor ve ereksiyon olunca,  bunu saklamak için iki büklüm katlanıyor. Kadının biri yanına geliyor, ne olduğunu soruyor, cevap veremiyor. Lolita'nın evine pansiyoner olduğunda da ikide bir kızı dikizliyor. Kızın da sübyan haline hayran, ondan bir çocuk yapıp, sonra o çocuk on yaşlarına gelince, ona hallenmeyi falan düşünüyor. Roman da en başından ahlaksız bir roman, her ne kadar Nobakov bunun aksini savunsa da.

Hem romanın, hem de filmleri izlerken aklıma gelen bu kızın dayısı, amcası, halası, teyzesi yok mu; ya da çocuk şehir şehir gezerken, Amerikan sosyal hizmetleri bu duruma bir şey demiyor mu sorusu aklıma geldi. Sonra kız çocuğu bir anda yok oluyor, polis üvey babayı sorgulamıyor (romanda ve filmlerde.) Bu sürede çocuk (romanda 12 yaşında, filmlerde 14) okula nasıl gidiyor; bunu soran niye yok? Bir kız çocuğu kaybolduğunda, tüm medyanın (o dönem için gazete-radyo ve televizyonun) seferber olması gerekmez mi? Bir sürü sübyancının fark ettiği şeyi, polis ve resmi makamlar neden bilmiyor?

Her iki filmde de, Lolita'yı oynayan kız, fazla gelişmiş, bir kız çocuğundan çok, yetişkin bir kadın gibi davranıyor. 1997 yapımı Lolita'yı oynayan oyuncunun yetişkin olduğu çok belli. Romanda annenin şişman bir kadın olduğu özellikle belirtilse de, her iki filmde de zayıf kadınlar anneyi oynamış. Oyuncu kadınlar, bu günün ölçülerine göre yeterince zayıf, 1960'lar ölçülerine göre sıska sayılır (yaşlarına göre). Romanda Humbert, kelli-göbekli, özel dersle geçinen bir aylak, bir serseri; filmlerde yakışıklı ve itibarlı bir akademisyen. Yüzünde hiç kötü niyet okumuyoruz, kıza kötüşük ediyormuş gibi hali de hiç yok. Adrian Lyne'nin filminde evde annesi ve hizmetçi varken, pansiyoner adama asılıyor, resmen kucağına atlıyor. Kubric'in filmindeyse Lolita, ilk yaşlı sevgilisinin kendisi olmadığını, eve daha önce girip, çıkan tüm erkeklerle işi pişirdiğini söyleyip, Humbert'i aşağılıyor.

Bu yazıyı yazmak aklıma, Epstein'ın uçağının, daha doğrusu uçak filosunun adının Lolita Airnes (havayolları) olduğunu, kız çocuklarının bedenlerine, romanın İngilzcesinin pasajlarının dövme olarak yadırıldığını ve Epstein'de bir Lolita romanları (çeşitli dil ve baskılarda) koleksiyonu olduğunu öğrenince, bu yazıyı yazmak istedim. Bir şeylerin sanat olması, onu masum yada dokunulmaz yapmamalı.

Kapitalizm, dinler ve benzeri tüm kurumlar da ellerini çocuklardan çekmeli.

26 Şubat 2026 Perşembe

HATAYI DAHA BÜYÜK HATAYLA KAPATMAK

 


Çok sayın iktidarımız zaten hatayı hatayla kapatmayı alışkanlık haline getirmişti uzun süredir. Hatalar büyüdükçe, hataları örten hatalar da büyüyor. Ancak ilk defa hatadan daha büyük hata yaptı ya da yaptılar. İmamoğlu'na ceza vermelerinin sebebi (gerçi onaylanır mı, temyizden dönermi, şimdilik belli değil) besbelli ki altı yaşındaki çocuğun cinsel istismarı (evlilik dememeli şu sapıklığa ) olayı unutturmak. Böylece muhalefete bir de değil, birkaç kahraman kazandırdılar ve olayı da pek unutturamadılar. Ortalığı karıştırarak, bir şekilde sıyrılma derdinde. Artık verecek vaadi de yok. Yerli ve milli arabaya binen yok. Her taraftan petrol-gaz çıkıyor ama ucuzlayan bir şey yok. Yeni senaryoları hep muhalefet yazıyor, oyunları muhalefet kuruyor. İktidarın tek şansı, muhalefeti karıştırmak ya da yok etmek. Bunu da yapması çok zor. Bu aşamadan sonra harcanan adayın yerine yenisi, kapanan muhalefetin yerine yenisi gelir. Bu aşamadan sonra iktidarın tüm oyunları, uzatmaları oynamaktadır. Şu andan itibaren muhalefetten parçalar koparabilir ama muhalefeti dağıtamaz. Yok edeceğin muhalefetin yerine başka bir muhalefet anında gelecektir. Mevcut muhalefeti yok etmek, ortalığı daha da karıştıracaktır. Bundan sonraki her karışıklıktan, iktidar ve ortakları zararlı çıkacaktır.

(2022 Aralık ayında, başka bir blok için yazmıştım.)

24 Şubat 2026 Salı

ÜLKÜCÜLÜĞÜ BİTİRECEK CİNAYET



 Bizim gibi geri kalmış ülkelerde, siyaetin, cinayete dönüştü, örgüt iç çatışmaların da cinayetle son bulduğu, bu cinayetlerin de kalleşçe olduğu çok oldu. Cinayet sonrasında oluşan bu büyük sessizlik, bir ilk. Her infazda, öldürülenin suçu açıkça ilan ediliir, özellikle iç infazlarda. Hasımsa zaten hasımdır.

Sinan Ateş cinayetinden bahsediyorum. Bu cinayetin MHP ya da Ülkcülüler arasındaki etkisini değil de, Ülkü ocaklarına gitmeye yeni başlamış 13-15 yaşındaki sabi-sübyanlara etkisini düşündünüz mü hiç? Adamı aşağılık bir uyuşturucu satıcısına öldürttüğünüz Sinan Ateş'in ardından,  Öğretim üyesi olduğu Hacettepe üniversitesinin bile bir başsağlığı dilememesine ne demeli? Katillerin. özel harekatın arabası ile Ankara'ya getirilmesi, MHP milletvekilinin evinde yakalanması vs vs..

Bu cinayetin bir ilk etkisi var,  şok dalgası. Asıl etkisi ise onlarca yıl sonra ortaya çıkacak, Ülkücülüğü yok edecek etkisidir. MHP, sağda neredeyse tek parti kaldığı halde, asla iktidarın başat partisi olamadıysa, 1995 ve 2002'de baraj altı kaldıysa, 1978 Maraş katliamının unutulmamasıdır. Ordunun şu anki halinin sebebi de 12 Eylül işkencleri ve özellikle Erdal Eren'in asılmasıdır. İşlediğimiz her suç, toplumsal belleğe kazınır. Birbirimize karşı işlediğimiz suçlar ise, bizi parçalar ve küçültür. Şimdi her Ülkücünün aklına bu cinayet gelecek. Zaten oy ve itibar kaybeden MHP ve Ülkücülük, zamanlar sağcılık, yok olmasının başlangıcını bu olay olarak almalıdır. Zira bu iç kavganın en haince olanıdır ve insanların birbirine olan güveninin kırılmasıdır. Süleyman Demirel'in, tekrar seçilmek adına 28 Şubata destek verip, türbanlılar Suudi Arabistan'a gitsin deyince, iyice ufalan merkez sağ tarih olmuştu. Şimdi de sıra Ülkücülükte.

23 Şubat 2026 Pazartesi

EPSTEİN,SOĞUKOLUK VE DİĞER KONUŞULMAYANLAR



Şubat 2026 itibarıyla dünya, Epstien denen sapık ve karanlık şahısla ilgili dosyalarla çalkalanıyor. Kafada pek çok soru var, neden şimdi ortaya çıktı, ne kadarı açıklanıyor, ne kadarı kamu oyundan saklanıyor gibi. Bu olayların çok yeni olmadığı, adı yeni çıkanlara bir bakalım. Stephen Hawking, yaşadığı yılların en ünlü fizikçisi olmasına rağmen, Nobel'e aday bile gösterilmedi. Yıllr önce okuduğum bir kitap, ortaya attığı tezlerin gözlemlerle ispatlanmamasından bahsetmişti. Öyle olsaydı üniversitesinde bu zamana kadar koltuğunda kalmazdı. Muhtemelen kişiliğini biliyorlardı, bazı dedikodular, Nobel komitesinin de kulağına gitmişti. Engelli her yıl giderek artmasına rağmen, karısından boşanmış ve yeniden evlenmişti. Evlendiği kadın da kocasından boşanmıştı. Diğeri de dil felsefecisi ve siyasi aktivist Noam Chomsky'di. Hawkin, Epstein adasına gitmiş, Chomsky, Epstein'e, basının mevcut saldırılarını nasıl savuşturacağı üzerine akıl vermiş. 2026 Şubat itibarıyla 97 yaşında olan Chomsky, 2023'de beyin kanaması sonrasında felç geçirdiği için konuşamıyormuş. Yerine karısı konuşmuş. Epstein'in böyle biri olduğunu bilmiyorduk, demiş. Adamın Lolita Hava Yolları diye sekiz uçaklık fikosu var, koca filozof, buna da mı dikkat etmemiş. Yıllarca devletlere, milletlere akıl veren şahsın, bu kadar gaflet ve delaleti, aynı zamanda ihanettir. Chomsky gibiler, batılı toplumların, beyaz adamların, yalancı vicdanlarıdır. Sözde kendi devletlerini, şirketlerini eleştirerek, geri kalmış ülke insanlarının, beyaz adam denen batılılara hayranlığının ve sempatisinin devam etmesini sağlarlar.  Böylesi aydınların, kendi ülkelerini eleştiride bile bir kibir vardır.

(Bu Lolita kavramı üzerine bir daha yazacağım.)

Bu tür toplu ifşalar, toplu tasfiye amaçlıdır. Pek çok sıkandalda, böylesi ifşa olmaz. En basitinden, bizzat Amerika'dan örnek vereyim; Michel Jackson'un yıllarca oğlan çocuklarını taciz ettiği, ölümüne yakın ve gözden düştüğü bir zamanda ortaya çıktı. Jackson ölünce de üzerine gidilmedi. Jackson, hali hazırda mirasçılarına ve yapımcılarına her yıl milyonlarca dolar kazandırıyor ve telif yasaları gereği ölümümnün yetmişinci yılı olan 2079'a kadar öyle olacak. Jackson'a kimlerin çocuk temin ettiği, aracı olduğu, ailelerin nasıl susturulduğu ve kimlerin göz yumduğu, muhtemelen o tarihe kadar sır olarak kalacak.

İfşalar, tasfiye amaçlıdır demiştim, örnek olarak doksanlar İtalya'sının temiz eller operasyonunu verebilirim. Bir bürokratın rüşvet alırken yakalanması ile başlayan soruşturma, İtalya siyasetinde, çoğu kez koalisyonlarla yürüyen sa-sol dengesinin sonunu getirdi ve Silvio Berlusconi ile başlayan, kuzeyli seçmenlere dayanan, sağcı-neoliberal, özelleştirmeci politikalara bıraktı. Berlusconi hükumetlerinin yolsuzluk, rüşvet ve seks sıkandalları da çabucak kapatıldı. Berlusconi'nin bunga bunga partileri bile unutuldu. Seksenlerde yapılan, Sicilya mafyası Cosa Nostra'ya yönelik operasyon ve yargılamalar sonucu Calabriya mafyası Ndrangetha (n harfi sadece d harfinin Calabriya aksanına göre okunması içinmiş)'nın güçlenmesini sağladı. İtalya'da ne yolsuzluk azaldı, ne de mafya. İtalya, psikolojik olarak kuzey-güney diye ikiye bölündü. İtalya'nın yolsuzluk algısı ve endeksi hiç düşmedi. Türkiye'den de Susurluk kazası, sürekli aydınlık için bir dakika karanlık eylemleri ve ardından basın ifşaları sonrasında, Ülkücüler devletten yavaş yavaş ihraç edildi. Doksanlarda mafya-polis-üniversiteler-sokaklar falan, hep Ülkücülerin elindeydi. ANAP ve DYP'de kime sorsan Ülkücü kökenliydi. Orta derece bürokrat dediğimiz devlet yöneticileri, Ülkücü kökenliydi. 1995 seçimlerinde MHP, kendi kendisine engel olmasına rağmen 8,7 oy alınca, tasfiye yavaştan başladı. Önce üniversitelerde dilediklerince at koşturmaları dizginlendi. Doksanların başlarında, pencereden dışarı insan atarak öldürdükleri halde, polise ifade bile vermiyor, sevgilisi ile gezenlere yada oruç tutmayanlara karşı terör estiriyorlardı. Türkeş'in 1997'deki ölümüyle tesfiyeler başladı, 2002 ile hızlandı. Kamuda Ülkücü kökenli yönetici çok azaldı. Kurtlar Vadisi'nin meşhur il 97 bölümü, aslında bu tasfiyeyi anlatır. Konseydeki herkes (Yahudi olanlar dahil) Ülkü Ocaklarından yetişmeydi. Aslında vadide ima edilen kişilerin çoğu Ülkü ocaklıydı. Bu gün kamuda sadece özel harekat, Ülkücü. Bence özel harekatın Ülkücülüğü, kapıcılık denilen apartman görevliliği sektöründe, halen Alevileri yoğun olması gibi bir şey. Kapıcılkta eskiden bodrum kat bile olsa, bir evde kira ödemeden kalırdın, şimdi o da yok. Özel harekat polisliğine gelince, okulumda bir öğretmen arkadaşım bu işi sekiz sene yapmış, KPSS ile öğretmenliğe geçmiş, o yıl bunu yapan on iki kişiden birisiymiş. Haftada üç gece, saat sabaha doğru 2-3 ile 8-9 arası çalışıyor, çoğu kez operasyondan bir saat önce gidilecek yeri öğreniyormuş. Yani o kadar da özelinecek bir polis branşı değil. Susurluk sonrası bu ifşalar ve tasfiyeler, Ülküclüğü zayıflatmış, dokunulmaz olan Ülkücüleri, hedef haline getirmiştir. Bunlar olmasaydı, Fırat Çakıroğlu cinayeti gibi cinayetlere kimse cesaret edemez, sonrasında olacakları göze alamazdı.

Esptein ile ilgili olarak konuşacağım son konu Kabe örtüsü ve buna karşı muhafazakarların sessizliğidir. Hint kökenli İngiliz romancı Salman Rusthi  üzerine fırtına koparanlar nerede? Hiç okumadıkları Şeytan Ayetleri romanını protesto etmek için meydanlara dökülen milyonlar nerede? Kendiliğinden toplanıp, Maraş-Çorum-Sivas katliamıyapan Müslümanlar nerede? Sırtına Allah dövmesi yapan barmenin katledilmesini hatırlayan var mı? Daha geçen gün, baş örtüsü takan bir sosyal meday fenomenini, halkı kin ve nefrete sürükleme çabası suçundan tutuklamadınız mı? Ana muhalefet partisi başkanı ve cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu,  üzerinde cami resmi işlenmiş, seccade denen küçük halıya bastı diye, özür dilediği halde yerden yere vurmadınız mı? Şimdi bu Arap emirine karşı suskunluğunuzun sebebi nedir; Uğur Mumcu'nun Rabıta eserinde belirttiği gibi, ta ezelden gelen rantınızın kesilmesi mi? Türkiye'deki dincikerin sebebi bu diyelim, El Kaide, İŞİD, Hizbullar, İran molları niye susuyor. Kabe'nin örtüsünün, bir sapıüın fantazi ürünü olması konusunda neden bu kadar rahatsınız? Ülkesi neden bu emiri halen idam etmedi? Sadece kendisi istifa etti. Dini kullananların, din hassasiyetinin yalanlığının belgesidir bu. Herkesi yargıladığınız kanunlardan, kendilerinizi hariç tutuyorsunuz.

Bu yazıyı yazmamın asıl sebebi, Soğukoluk olayına karşı sessizlik. Uğur Dündar meşhur programı 1981 yılında olmuş, programın ardından Soğukoluk'un adı, Güzelyayla olarak değişmiş, mekanlar kapatılıp,  huzurevi ve yetimhane yapılmış. Uğur Dündar, olaydan kırk beş yıl sonra, 2026 Şubatında verdiği röportajda bölgenin metruk ve terk edilmiş olduğunu söyledi. Hatta kazılırsa toplu mezarlar çıkar, dedi. Youtube'da olaya ilişkin video pek az. Motorsikletiyle bölgeyi gezen bir Youtuber, şimdilerde buraların gayet lüks yayla evleri ile dolu olduğunu gezerek anlatıyor. Aradan kırk beş sene geçmiş, bölgeyle ilgili doğru düzgün bir kitap yada film yok; hatta youtube videosu da yok; sadece bir kişinin kask kamerası. Yıllar önce bölgedeki bu fuhuş düzeninin Osmanlı devrine kadar gittiğini okumuştum yada duymuştum. Böylesine köklü bir fuhuş ağının birden bitmesi de ilginç; daha ilginç olan, bu iğrenç sistemle ilgili olarak doğru-düzgün tutuklama ve soruşturma olmaması, bölgenin sessizce kapatılması. Bölgenin kirli geçmişini, kökenlerini, bu mekanların bir zamanlar kimlere ait olduğunu, orada kimlerin çalıştığını, çalışanların bunca yıl sonra hangilerinin sağ kaldığını ve neler anlatacağını yazavak bir babayiğit var mı? İskenderun (ya da Belen) ticaret odası ve diğer kurumlar, bütün bu olanlar hakkında bilgi verecek mi, yoksa bugünün pek çok saygın kurum, tarikat ve siyasi örgütlenmelerinin adını korumak adına saklayacak mı?

19 Şubat 2026 Perşembe

15 TEMMUZ'UN UNUTTURULMAK İSTENMESİ



 İktidarın iki de bir edebiyatını yaptığı 15 temmuz darbe girişimi iki noktadan unutturulmaya çalışılıyor. İlki malum darbeyi yapan grubu nasıl besleyip büyüttüklerini unutturmaya çalışıyorlar. Bu sadece 18 yıldır ülkeyi yöneten parti ve onunla el ele, diz dize olan parti başkanının değil, tüm Türk sağının ve sağcılarla işbirliği yapanları problemi. Sağcı politikacılar ve onların solcu görünümlü işbirlikçileri, bu örgütün sanki 17 aralıkta birden bire çıkmış, 15 temmuzda da darbe yapmaya kalkmış gibi göstermeye çalışıyor. Oysa bırakın Fetö'yü, Sait-i Kürdi (Aslına uzun süre bu ad ile yazmıştır, alay için böyle demiyorum)'yi bile okusanız, aynı sinsilik ve ülkeyi darbe ile ele geçirme çabasını görürsünüz. 

Mesele başkentte, önceki büyükşehir belediye başkanının, tam genel kurmay kavşağına  koyduğu ve yeni başkan tarafından kaldırılan kol saati heykelleri, saat kaçı gösteriyor ve bu saatin hangi saat olduğuna dikkat ettiniz mi? O saat kaldırılmadan önce, bir yüzünde saat dokuzu çeyrek geçeyi gösteriyordu, yani 15 temmuzda Boğaziçi köprüsünün kapandığı saati, darbenin başlangıç saatini gösteriyor.

Gelelim asıl unutturulmak istenenlere, darbenin davalarına. Özellikle Akıncı üssü davası, pek çok dava ile karıştırıldı, uzatıldıkça da uzatılıyor. Basında da kimse davalarla ilgilenmiyor, ilgilenenler Müyesser Yıldır, Barış Terkoğlu ve bir kaç Odatv'li. Odatv ve Cumhuriyet gazetesi bile davalara öyle sayfalarını ayırmıyor.

Acı gerçek, toplumda pek çok muhalif ya da muhalif sandığımız kişinin bu örgütlenme ile bağlantısının olduğudur. Çünkü bu örgüt o ağlak, sümüklü eski imam tarafından kurulmadığı gibi, onun etrafında toplanan İzmirli muhafazakar esnaf tarafından da kurulmadı. O sümüklü imamın düşünceleri zerre kadar orijinal değildi. Kendisi birebir Said-i Nursi'yi tekrarlamıştır. Diğer Nurcu (Yazıcı-Kırıkıncı Hocacı-Yeni Asyacı vs) çok farklı değildir.

15 Temmuzda olan, aynı örgütlenme içi bir kavgadır ve daha bitmemiştir. Her kavgada olduğu gibi alt rütbeliler daha kolay harcanmaktadır. Bu yüzden alt sınıflar halen iktidarın değişmesinden korkmakla beraber, bu korkunun sebebi, iktidara CHP ya da başka bir muhalif parti-oluşumun iktidara gelecek olması değil, bu değişim sırasında oluşacak kargaşalıktır. İktidarın tabanını boşalması da bunu göstermektedir. Ülkü ocakları artık doksanlar ve daha öncesinde olduğu gibi gençlerle dolup, taşmıyor. İsmail Ağa cemaatinin, 28 Şubatta bile girilemeyen Çarşamba mahallesini kaybetmeye başladı. Balat kafeleri, mahallenin ortasına kadar geldi. Pek çok kişi mahalledeki evini satıyor ve İstanbul'un başka mahallelerine taşınıyor. Sadece Çarşamba değil, tarikatların benzeri yapıların tabanları  hızla dağılıyor. 

Bu dağılmanın bir nedeni de olası yeni bir 15 Temmuzda (sadece askeri darbe ya da 17-15 Aralık benzeri soruşturmalar değil, başka türlü iktidar içi kavgalarda) harcanmak istemiyor. İktidarın büyük bir özenle hazırladığı bölünmüş baro ve oda yasasına rağmen, iki bin avukatı bile toplayamaması da bu yüzden.

Fetö'ün TÜSİAD'ı TURKSON'un iş adamlarının pek çoğu serbest bırakıldığı gibi, servetlerine de yavaş yavaş kavuşuyor. Pek çok subay birer ikişer, tutuksuz yargı adı altında arka kapıdan çıkarılmakta. Buna karşın çocuklarını özel okula-dershaneye gönderenler ve acemi erler halen tutuklu.

Bu davaların takibi önemli, sonra iktidar bunu kullanıyor. Kumpas davaları için toplu imza veren aydınlar, 15 temmuz davasına susuyor. Yetmez ama referandumundan sonra darbe dönemi sıkı yönetim yasalarının kalkacağı söyledi ve işe 27 mayıs darbesinden başladın, sonra devamı gelmedi. Yetmez ama korosu olayı takip etmedi, tıpkı 15 temmuz davalarını takip etmediği gibi. 12 mart ve 12 eylülün sıkı yönetim yasaları halen geçerli.

e.

18 Şubat 2026 Çarşamba

SOSYAL MEDYA İÇİN ARTIK ÇOK GEÇ BAŞKANIM



Sayın Cumhurbaşkanım;
Z kuşağı denen ergenlerin dislike eylemi sinirlerinizi çok bozdu. Siz de hayırcıların karıları helaldir ve muhalif onlarca kadına tehdit ve aşağılanmasına rağmen aklınıza gelmeyen sosyal medya sansürü, dislike ve kızınıza karşı iğrenç bir paylaşımdan sonra aklınıza geldi.
Aslında daha önce de gelmişti.Hatırlar mısın Gezi zamanı nasıl da kükremiştin, tivitır, mivitır, hakkından geleceğiz diye. Gelemediniz, gene gelemeyeceksiniz.
Sosyal medyayı terör saldırılarından sonra yavaşlatmak aklınıza nereden geldi? Sonra bir süre internet biraz yavaşlar gibi olunca halk korkuyla telaşlandı.
Şimdi yasal temsilci ve düzenleme adı altında sansür koymaya çalışıyorsunuz, gene (hakkından) gelemeyeceksiniz. Sizden öncekilerden bazı örnekler vereceğim.
Fatih'in matbaayı yasaklama sebebini hattatlar odasını baskısı olduğu iddiası, 1. Dünya savaşında Almanlar yenildiği için yenilmiş sayılmamız iddiası kadar komiktir. Sebebi yeni fikirlerin Osmanlı'da, özellikle de Müslümanlar arasında yayılmasını engellemekti. Hurufileri cami avlusunda diri diri yakan (Profesör Emre Kongar sık sık bahseder bu durumdan) Fatih, yeni fikirlerin ve mezheplerin ülkeye tehlikesini biliyordu muhtemelen.
Oysa bu icat çıkmıştı bir kere ve dünyaya yayılan bir icada karşı çıkılmamalıydı. Bu icat Protestanlığın yayılıp, Avrupa mezhep birliğini bozdu ama Avrupa'nın bilimini ve teknolojisini de geliştirdi.
Osmanlıda ve İslam dünyasında okuma-yazmanın ve kitap okuma oranlarının düşük olması çok da tesadüf değil. Okuması kıt olanları yönetmek daha kolay.
Osmanlının matbaa ile kavgası son nefesine kadar bitmedi. Özellikle o çok övündüğünüz Abdülhamit devri, sansürlerle, yazar ve çizerlerin  yargılanması, asılması ve sürgünleriyle geçti. Avrupa bilimde, felsefede dev adımlar atarken, Osmanlı gazete ve dergilerde burun (eğri burnundan dolayı alıngandır) ve Yıldız (Yıldız sarayından dolayı) gibi kelimelerin peşine düşmüştü. Avrupa dev fabrikalar yaparken, Osmanlı dev saraylar yapıyordu. (Saltanatın 6 sarayın son 4 tanesi, son yüz yılında yapılmıştı)
Bir süre sonra Jöntürk denen muhalifler, yurt dışında gazete çıkardığında Abdülhamit'in polisleri bu gazetelerinde peşindeydi. Postadan gelen mektuplar, kargolar hep kontrol altındaydı ama bu işinde bir aması vardı. Kapitülasyonlar sebebiyle Avrupa ülkelerinin belli şehirlerde kendi postaneleri vardı ve Jönler gazete ve dergilerini buradan ülkeye sokuyorlardı.
Halide Edip Adıvar, Sinekli Bakkal romanında anlattığına göre Jönler, bu gazeteleri Fransız postanesinden almaya korkuyorlar. Okuma-yazması olmayan bir elemanlarını kara çarşafa sokup, postaneye yolluyorlar. Eleman çıkışta, sivil polislikte yapan bir kestaneciden kestane alıyor. Polis, elemanın kocaman, kıllı ve muhtemelen nasırlı ellerinden şüpheleniyor. O zamanlar telsiz yok ya da o kadar yok ama gene bir şekilde arkadaşlarına haber veriyor. Üç-beş sivil polis sarkıntılık bahanesi ile çarşafı çıkarıp,  adamı yakalıyorlar. Adam arkadaşlarını onca işkenceye rağmen ele vermiyor. Abdülhamit'de çarşafı yasaklıyor.
Hiç bir bölümünü baştan sona izlemedim ama eminim Payitaht Abdülhamid dizisinde bu konu yoktur.
Peki siz, her şey bittiğinde ne olarak anılacaksınız? Hindistan yazılımda, Çin kitle üretiminde dev adımlar atarken, 15 yaşındaki çocukları diskayklarıyla,  tivitleriyle uğraşıyordu, 10 küsur sene önceki tivitlerden suç unsuru arıyorduk mu diyeceksiniz?
Muzaffer Şerif, Türkiye'de komistlik suçlaması ile üniversiteden atıldı ve Amerika'ya gidip, Sosyal Psikolojide devrim yaptı. Hem de senatör MC Carty döneminde. Menderes'te büyük bir bilim adamını kovan kişi oldu.
Peki başkanım her şey bittiğinde siz, yücelttiğiniz tüm değerlere ne olacak düşündünüz mü? Sizi Abdülhamit gibi yıllar sonra size itibar kazandıracak Necip Fazıl'da olmayacak.
Şimdiden gençler, aldıkları onca zorunlu-zorunlu seçmeli din dersine rağmen deist-ateist yetişiyor. Sizden sonra ülkede din-iman kalacak mı başkanım.
Öte yandan sosyal medyayı yavaşlattınız mı turistlere ne diyeceksiniz? Her sene Avrupalı turist gelmesin diye kriz üzerine kriz çıkarıyorsunuz. Ama o Arap turistler de, onca parayı, ülkelerinde olmayan özgürlüğü yaşamak için harcıyor. Onlara ne diyeceksiniz? Biz ülkenizden daha beter diktatörlük olduk mu?
Kaldı ki sosyal medya dedikleri İnstagtam, Facebook, Twitter şeytan üçgeninden ibaret değil. Rus siteleri (ok.ru,vk,viber, telegram vs) pusuda bekliyor. Bunlardan biri kapandığında sadece Rus değil, Ukrayna, Kazak, Belarus vs ülke turistleri de kaçıyor.
Ben de yarım yüzyıla yaklaştım şaka maka. Benim yaşımdakilerin çoğunun tek bildiği sosyal medya facebook. Oysa daha nice ortamlar var, oyun siteleri var.
Abdülhamit matbaa ile baş edemedi, siz daha rezil olacaksınız. 
Pek çok hata yaptınız, bu en kötüsü, en büyüğü değilse bile; en komiği olacak.

17 Şubat 2026 Salı

FIRSATÇILIK ALIŞKANLIĞI

 


İnsan bir yaştan sonra kendisini yönetmez, alışkanlıklar yönetir derler. İnsan, gerçekte alışkanlıklarını yönetmeyi bilmelidir. Bu sadece bireyler değil, kurumlar ve toplumlar için de geçerlidir. Kişiler, toplumlar ve kurumlar, duruma göre veya durumun aciliyetine göre alışkanlıklarını değiştirebilmelidir. Nietzsche'nin dediği gibi, derisini değiştirmeyen yılan ve fikrini değiştirmeyen insan, ölüme mahkumdur. İnsan alışkanlıklarını da değiştirmelidir. Ülkemizde fırsatçılık, halk tabanında ciddi bir kişilik bozukluğuna dönmüştür. Pek çok esnaf, zor durumda olan biri gelse de, yüksek fiyat versem diye beklemektedir. İş sebebi ile Anadolu'yu gezenler, bir alışkanlık olarak en büyük markete veya zincir marketletrden birine gider (Eğer varsa). Yabancı olduğu belli olduğu için, seni illa kazıklayacaklardır. Küçük yerlerde ev kiralarını  rayici yoktur, memur maaşının üçte biri kadarını kira olarak isterler. Aksi halde evi boş bırakırlar, ev kokar ama kiralamazlar. Avrupa'da Paskalya öncesinde indirimler olur; Türkiye'de Ramazan ve bayramlar öncesinde zamlar olur.

Ülkemizdeki fırsatçılık alışkanlığı uzun süredir olan bir şey ama esnafa sorsan, kendisi fırsatçı değildir; sistem böyledir. Kendilerinin kabahati yoktur, hayatta kalmaya çalışıyorlardır. Sisteme dürüstlüğü sokmaya çalışanları da kendileri saldırır, dışlar ve yok eder. Halen de sistemden şikayetçidir. Havaalanı yada benzer bir şekilde insanların daha uzak  yerde alış veriş veya yemek için başka yere gidemeyeceği  alanlarda fiyatlar fahiştir. Bahanesi de hazırdır, kiralar çok yüksek. Oysa kiraya verenlerin bahanesi de budur. Burası havaalanı, yolcular mecburen burada yiyecek denilir.

Pek çok yöre bunu ticari zeka zanneder. Bu tavır, geri kalmış ülkelere ve geri kalmış bölgelerde yaygındır. Hatta bir yöre ne kadar geri kalmışsa, o kadar fırsatçıdır; bu fırsatçılığın halk arasındaki adı, köylü kurnazlılığı ya da şark kurnazlığıdır. Siyaset de bu geri kalmış ülke kurnazlığına alet olur. İnternetten, yurt dışı alışverişlerine kısıtlama geldiği gün, bazı ithal mallara, yüzde üç bin küsur zam gelir. Aradaki alakayı anlamak için aptal olunmalıdır. Seçimlerden önce bazı kesimlere para aktarılır, buna seçim ekonomisi denir.

Bu kurnazlık iktisadı ve fırsatçılık alışkanlığı, ne bu fırsatçı kişileri zengin eder, ne de ülke ekonomilerini büyütür. Az bilinen bir Kürt atasözü; en kurnaz hayvan tilkidir, en ucuzu kürk de tilki postudur der. Bu atatsözü az bilinir zira Kürtler de kurnaz bir millettir.

13 Şubat 2026 Cuma

KENANİZM NEDİR?3YAĞMA

 


Mürevefa başbakan Mesut Yılmaz, en büyük yolsuzluklar, askeri yönetimler döneminde olur, demişti. Darbe dönemleri, demokras,ye balans ayarı diye küçümsenecek dönemler değildir. 12 Eylül, en etkili cuntadır ve en büyük yağma bu dönemde yapılmıştır. Bu yağmaları bildiğim kadarı ile sıra ile yazacağım.

Önce Eylül 2019'da yazdığım bu yazıyı okuyın derim:

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/09/hediyelesmede-eski-turkiye-ve-yeni.html

1)Devlet Resim ve Heykel Müzesi: 12 Eylül rejimi, en büyük ve belki de geri dönülemez zararı, devlet resim ve heykel müzesine verdi. Müze kullanılamaz ve ziyaretçilerine bir şey veremez hale geldi. Ordunun üst düzey generalleri, müzenin resim kolleksiyonunu, kendi malı gibi kullandı. Pek çok resim, önce generallerin komuta odaları, sonra bu komutanlığı kullanarak elde ettikleri kamu kurumlarının makam odalarını süslemek üzere; heykeller de kurumların bahçelerini süslemek üzere, müzeden alındı. Yıllar sonra pek çok resim ve heykel kayboldu. Bazıları halen kayıp ve bazılarının bir fotoğrafı bile yoktur. Bu generaller sürüsüne, 2010'daki meşhur referandumda bile bu olayın söz konusu bile edilmedi. Sonuçta Devlet Güzel Sanatlar Müzesi, Ankara'yı ziyaret edenlerin gezme listesinden çıktı. (Merak edenler için, Samanpazarı'nda, tairihi Ankara Lisesi'nin yanında ve kapatılan Numune hastanesinin karşısından girebilirsiniz; Atatürk'ün mozolesinin uzun yıllar kaldığı Etnografya Müzesi ile yanyana.) Müzeye eser bağışı kesildi, bir kaç sene sonra bir politikacı yada bir bürokratın duvarını süsleyecek bir eseri, kim, neden müzeye bağışlasın? Devlet de eser alımı yapmadı. Makam sahipleri çok istiyorsa, kendi makam odalarına resim alabilirdi.

2)TEKEL ve eşantiyonculuk: Tekel özelleşmeden önce muhteşem bir kurumdu, ciddi de kar ediyordu. Özelleştirilmesini bekleyen burjuvalarının ağzının sularını akıtıyordu. Bu şirketlerin ucuza satılmaları ve yok edilmeleri içimn zarar etmeleri ya da karları düşmeliydi. Özelleştirme çılgını Turgut Özal'a hazırlık yapılmalıydı. Bunun içinde yapıalcak en zırva iş yapıldı. TEKEL'in başına emekli bir albay getirildi. O albayın da aklına, darbenin belkemiği beş kuvvet komutanına TEKEL ürünlerinden bir yılbaşı sepeti hazırlamak geldi. O dönemde TEKEL'in devasa bir ürün yelpazesi vardı. On çeşitten fazla, her sene sayıları artan sigara türleri, üç-dört çeşit rakı, cin, din tonik, Ihlara marka brendi ve Ankara marka viskinin de dahil olduğu alkollü içecek türleri, bir sürü çeşit (altın, çilek, muz, nane ve aklınıza gelebilecek bitki türlerinin likörü) likör vesaire... Bu markaların çoğu bugün yok. Genç kuşak yerli viskiyi bile bilmiyor. Bu muhteşem hediye sepeti, beş kuvvet komutanıyla kalmadı.  Hemen diğer üst rütbeli subaylar ve bürokratlar da istedi. Bir ara tahminen on beş bin ve daha fazla kişiye (çoğu Ankara'da) bu muhteşem yılbaşı kolisi gönderildi. Turgut Özal ve sonraki hükumetler döneminde koli gönderilen memur sayısı arttı. Özal'la başlayan, alkol ve tütün ürünlerine sürekli artan vergiler furyasıyla, bu paketin değeri arttıkça arttı. Bu hediyeyi alan bazı memurların, bir yıllık maaşı kadardı. TEKEL'in özelleşmeye başlamasından (parça parça oldu bu özelleşme) bir ya da iki yıl öncesine kadar devam etti. Pek çok memur, TEKEL'i aradı, benim paketim gelmedi diye. Bu paketlerin PTT masrafı bile (Bu kadar çok kargo şirketi yoktu o zamanlar, PTT koli vardı genelde) bile astronomikti.

  Bu olay, basit bir yalakalık olayi olarak başladı, TEKEL'i bilinçli olarak düşük karlı gösterme çabası olarak devam etti.  Sonra da TEKEL özellleşti, yerli viski, brendi, puro ve pek çok ürün piyasadan silindi. TEKEL, kamu pyunun gözündeki örnekti. Pek çok kamu kuruluşu bu tür taktiklerle soyuldu, peşkeş çekildi.

3)Liyakat ve makamlar: Emekli general ve albaylar, kamuda ve özelde pek çok yüksek makamı işgal etti. Özellikle o dönem henüz özelleştirilmemiş kamu kuruluşlarının ve bankalarının yönetim kurulu üyelikleri ve o zamanlar genel müdürlük denen başkanlıkları (CEO), hep emekli subayların elindeydi. 1983 Mart seçimlerine kadar cunta, ülkeyi brfiil yönetti, seçimlerden sonra da hemen bırakmadı, başbakan Turgut Özal'dı ama cumhurbaşkanı halen Kenan Evren'di. Askerlerin etkisi 1987'de Özal ve Evren'in paşalar opreasyonu denen bazı orgeneralleri emekli etme operasyonuna kadar kuvvetliydi. Bu olaydan sonra ülkede bir daha darbe olmaz dendi ama 1998 28 Şubatı herşeyi değiştirdi.

4)Rüşvet ve zimmetin alenileşmesi: 12 Eylül rejiminde pek .çok yolsuzluk, kamuoyunun gözü önünde aleni olarak gerçekleşti. Bir tanesini ocak 2018'de yazmışım:

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/casa-olayi-nezihtavlas-aslndabloga.html

Tüm dünyayı saran CASA uçakları olayı, Türkiye'yi pas geçti çünkü Tahsin Şahinkaya, artık cuntanın önemli lideriydi. Kendisi, İngiliz TİME dergisine göre, dünyada yaşayan en zengin on generalden birisiydi. Şahinkaya'yı savunmak, dönemin gazetelerine düştü. Öncelikle Ege-İzmir gazetesiyken, birdenbire ülkenin en yüksek tirajlı ikinci gazetesi olan Sabah (sonradan ATV ile birlikte), Simavi kardeşler (Erol Simavi ve Hürriyet Grubu; Haldun Simavi ve Günaydın Grubu), Aydın Doğan ve Milliyet Gazetesi, canhıraş bir şekilde, paşalarını savundu. Bu savunmalarına rağmen Simavi kardeşlerin Türk basın hayatındaki yeri artık boştu, kalemleri kırılmıştı; sadece infazları için doksanlar beklenecekti. Günaydın grubu tarihten silinecek, Hürriyet Grubu da Aydın Doğan'a devredilecek, Doğan Grubu, yazılı basının %60'ını elinde tutacaktı. Gene de Erol Simavi'nin hakkını yememeliyiz; Oğuz Aral ve Gırgır dergisini 1989'a kadar tüm baskılara rağmen korudu. Ben Şahinkaya'ya döneyim. CASA, Şahinkaya'nın tek vukuatı değildi. Kendisi albaylığından itibaren İbraihim Bodur ile tanışık, onlara dünür ve ortaktı. Dünürleri kar etsin diye, o zamanlar bir kamu şirketi olan Petrol Ofisi'nin tüm benzinlikleri, Kalebodur marka seramiklerle kaplandı. Devlet bütçesini yağma, o kadar korkusuzcaydı.

Dönemin paşalarının çoğu Libya'da, karlı işlerde müteahit veya taşeron oldu. Generaller, Albaylar ve daha pek çok kiliti konumdaki subay, emekli olup, hem devlet kurumlarında, hem de özel sektörde yüksek maaşlı işlere girdiler. O zamanlar 12 Eylül öncesine dönersiniz, iç savaşı biz bitirdik falan diyerek, bu yağmayı meşrulaştırdılar. Pek çok general, TÜSİAD'ın holdinglerinde, çalışanların lastik damga dediği yönetim kurulu üyelikleri ve banka şube yöneticilikleri yaptı.

Böyle yazılar yazıyorum, çünkü hafıza tazelenmeye muhtaçtır.

5 Şubat 2026 Perşembe

MAFYA TÜRLERİ ÜZERİNE UKALACA BİR YORUM

 


Aslında bu işi yapacak pek çok kişi var. Bu sebeple yazacaklarım düpedüz ukalalık olacak. Bense felsefe ukalalıktır. En meşhur filozoflardan İmanuel Kant, hiç kimse, kendi için, ben filozofum deme hakkına sahip değildir, demiştir. Ben de, siyaset nasıl sadece siyasetçilere bırakılmayacak kadar değerliyse, siyaset üzerine fikirler de öyledir deyip, bu az okunan bloga yazmak üzere, mafya denen büyük çaplı suç örgütlerini dörde ayırdım:

1)Cosa Nostra-Goodfather mafyaları: Film, dizi ve romanların yüzde doksanı falan, bu tür mafyayı anlatır. Bazı ayrıntıları kültüre ve devire göre değişmekle beraber, bazı belirgin ortak özellikleri vardır, kökleri orta çağ eşkıyalarına ve mahalle kabadayılarına dayanır. Semt, mahalle, yöre kültürüne bağımlıdırlar. Sicilya mafyası olan Cosa Nostra, özellike rol modelleridir. Belli sınırları vardır yada varmış gibi yapar, bazı sektörlere hiç girmezler yada girmemiş gibi yaparlar, belli hedefleri hiç vurmazlar. Kadına, çocuğa dokunmayı tercih etmedikleri gibi, polisle de çatışmaya girmekten çekinirler, köşeye sıkışmamış, devletin onları, Vakayı Hayriye gibi yok etmeye karar verdiklerini düşünmediklerce. Bunu hissettiklerinde günümüz Latin Amerika kartelleri yasa seksenli yıllarda Cosa Nostra'nın yaptığı gibi, devletle kanlı bir savaşa girebilirler. Kurtlar Vadisi yada Ezel gibi popüler dizlere bakarsanız, mafya üyelerinin savaşlarında hemen hemen hiç polis-asker öldürmediklerini,  polis, asker yada herhangi kolluk kuvvetlerine direnmediklerini görürsünüz. (Savcı cinayeti hariç belki. Ezel'de mahkum arabasından adam kaçırır ama bunu nasıl yaptığını, devletle çatışmasını göstermemek için çekilmemiştir.) Sınırlarının olmaları, kendisi ile işi olmadıklarıyla uğraşmamalarına rağmen, suç örgütleri, suç örgütleridir. Her zaman belirsizdirler.

Bu örgütler, ülkemizde ve dünyanın genelinde sağ ideoloji bağlıdırlar ve sağcı iktidarlar tarafından bazen açıktan, bazen gizlice kollanırlar ve daima siyasi bağlantıları vardır. Bu tür mafyanın yaygınlığının sebebi de İkinci Dünya savaşından sonra Sosyalist-Komünist yada her hangi bir sol ideolojiye karşı halkı baskılamaktı. Netflix'in Roma filmini izlerken, filmdeki karakteri, bıyığı da Ülkücü bıyığı olmadığı halde, Ülkücü'ye benzetmiştim. (Filmdeki Roma, Meksiko City'in Roma mahallesi) Gerçekten de sonlara doğru o kişi, bir mitingde, mobilya mağazasına sığınan göstericileri öldürüyordu. Narcos Meksico dizisinde de bu konu işleniyordu, izleyenler hatırlar. Bu klasik mafya sadece solcular yada sol akımlarla savaşmadı, özellikle Amerika'da sendikaları battal etti. Amerikalıların aklına sendika denilince İtalyan mafya örgütlenmeleri, özellikle inşaat ve liman sistemindeki tekelleri akla geliyor. Sonuçta Amerika'da sendikaların siyasi etkisi sıfırlanıyor.J.Edgar Hoower'in onlarca yıl, hem FBI'ın başında olmasınının, hem de Amerika'da mafya yoktur demesinin, buna rağmen kırk sekiz yıl (1924-1972) bu kurumun başında kalmasının sebebi budur. Amerika gibi bir yerde, böyle ciddi bir mevkide beş sene kalmak bile olaydır. (Türkiye'de , hele de sivil toplum örgütlerinde, çok normaldir. Bendevi Palandöken adını duydunuz mu? 1990'dan konfederasyonu  beri Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar konfederasyonu başkanı) Klasik mafyanın gelişimine, özellikle Nato ve Amerika'nın müttefiklerinde yayılma sebebi budur. Avrupa'da, özellikle İtalya'nın güneyinde yaygın olmalarının da en büyük sebebi budur. Sosyalizm yada Sovyet rejiminin önce Amerika'yı, sonra Batı Avrupa'yı önce ideolojik, sonra askeri tehdit olarak ortadan kalkmasıyla, mafyayla mücadele başlamış, ama ya geç kalınmış yada kasten mafyanın yaşaması istenmiştir. Mafya ile mücadele adımları yavaş olmuş, mafya da halk nezlinde köklenmiştir. Latin Amerika'da olan tam olarak budur. Dünyanın üçüncü büyük mafya örgütlenmesinin, (birincisi Rusya, ikincisi İtalya'dır) yüz ölçümünün beşte birinin Marksist-Leninist örgütlerce (FARC-FLN vs)  yönetilen (eskiden diyelim) Kolombiya'da olması tesadüf değildir. Mafyanın güçlü olduğu Latin Amerika ülkeleri, soğuk savaş (1946-1990) arası dönemi, sayması bile insanı yoran darbeler dönemi olması da tesadüf değildir.

2)Gomorah-Tanrı Kent mafyası:Bu mafya genelde kabadayı-Cosa Nostra ve üçüncü olarak sayacağım şirket mafyalarının uzantısıdır. Bunlarda öyle aile-feodal bağlar yada racon kanunlarına pek takmayan gruplardır. Film sektörü bunları gernelde gençlik çeteleri diye iler ama Gomorah görüleceği üzere, hepsi de öyle genç yada kandırılmış çocuklar değildir. İlke, feodal bağlar pek umursanmadığı için kavga ve iç savaşların çok olduğu mafya topluluklarıdır. Bahsettiğim dizi, Gomorah'ın 2004-2005 yıllarındaki kan davası-iç savaşını konu edinmiş. Gomorah, 1979'dan beri Avrupa'da tahminen üç bin beş yüzden fazla cinayete sebep olarak, tüm Avrupa'da en fazla insan öldüren örgütmüş. Bu tip mafyaların ne kadar kolay öldürüleceğini anlamanız için, 2002 Brezilya yapımı Tanrı Kent filmini öneririm. Ülkemizde de Casperler, Daltonlar gibi yeni nesil çeteler, Gomora tipi mayfadır.

3)Cali Karteli, şirket tipi mafya; Bu mafyalar, film sektöründe genelde en tepe mafya, kabadayının karşı olduğu kötü mafyadır. Meşhur Kurtlar Vadisi'ndei Baron, Mehmet Karahanlı, bu tür mafyadır yada Ezel dizisinde Dayı, Ramiz Karaeski, Cosa Nostra; eski arkadaşı ve düşmanı Kenan Birkan; Cali Kartelidir. Kendilerine iş adamı derler ve pek çoğu Miami, Abu Dabi , Dubai gibi asıl olayların uzağında yaşar. Yeni Zellanda'lı motosiklet çetesi lideri, Türk vatandaşlığı ve Hakan adını alır; çetesini İstanbul'dan yönetir. 

4)Bej alan mafyası; Bej alan lafını ben uydurdum. Klasik tanımlamayla, beyaz alan, namusunuzla iş yapmak demek; siyah alansa yasaklı madde, fuhuş, silah, insan kaçakçılığı, illegal kumar gibi alanlar. Bu ikisi alanda da koyuluğuna göre gri alanlar var. Mesela sınırdan silah ve uyuşturucu kaçırmak siyah alanken; çay, çikolota, oyuncak, elektronik eşya kaçırmak gri alan oluyor; veya yasa dışı insan kaçakçılığı siyah alanken, ülkeye girmiş kaçakları ucuz işçi olarak, üstelik de sigortasız, çalıştırmak, gri alan oluyor.

Bir de beyaz gibi olan, bej alan var ve bu alanlar, siyasetçilerin desteği ile doluyor. Mesela elektirik şirketleri para kazansın diye, yaz saatinin sürekli yapılması ve daha kötüsü, sokak lambalarının parlaklığının kısılması durumu. Siyah yada gri değil, eskiden bej yada kirli beyaz dediğimiz renkte bir durumdur. Ben bunu Kızılay meydanına sabahın köründe inince anlıyorum,özellikle Kahramanlar iş merkezinin önü daha ışıl ışıl, şehrin meydanı olduğu için. Sonra ülkemizdeki perakende ve internet alışverişi kartellei için, yurt dışı çıkış harcı pulu icat edilmesi, bu pulun habire zamlanması; yurt dışı alışveriş sitelerinin gümrüksüz alış veriş sınırının küçültülerek yok edilmesi; havaalanındasınız diye astronomik yeme-içme ödenemeniz, işte bu bej mafyaya giriyor.

Mafyanın varlığı, politika ile ilişkilidir. 

2 Şubat 2026 Pazartesi

ALİ EL ASGAR VE GÜNDÜZ VASSAF



Bu günde kısa bir yazı yazacağım, içimden geldi. Ülkemiz gençleri o kadar aldıkları din dersine rağmen, pek çok dini konuda cahil. Kerbela olayı, sanki özellikle öğretilmiyor gibi. Kerbela'da ölenlerden birisi, Alevi edebiyatında Ali Asker diye bilinen, Ali el Asgar yada Abdullah bin Hüseyn'dir. Peygamberin torunu Hüseyin'in, Emru'l Kays'ın kızı Rubab'dır. Kerbela'da, daha süt emen bebekken, yaklaşık altı aylıkken, okla vurulmuştur. Babası bu masumlara mı kıyacaksınız diye elleri üzerinde tutarken, okla vurulmuştur. Bin dört yüz yıl evvel öldürülen bu bebeğin, Gündüz Vassaf isimli psikolgla garip bir ilişkisini kurdum. Vassaf, 12 Eylül döneminde Boğaziçi Üniversitesindeki profesörlük görevinden istifa eder ve yurt dışına çıkar. Yazdığına göre o dönemde yeni doğan çocuğuna vatandaşlık ve kimlik çıkarma çabasındadır. Sürgün olduğu için Türk konsolosluğu ona zorluk çıkarmaktadır. O da son bir koz olarak Atatürk'le akrabalığını ortaya koyar. Bunu duyan görevlinin yelkenleri suya iner, işler kolaylaşır. Vassaf'ın, Atatürk'le öyle yakın bir akrabalığı yoktur; teyze oğlu, emmi oğlu, dayı kızı cinsinden bir yakın kuzenlik yoktur. Olay da takriben Atatürk'ün ölümünden kırk küsur yıl sonra olmuş. Buna rağmen Vassaf'ın çocuğu, sırf Atatürk'le akrabalığından ötürü, vatandaşlıktan mahrum edilmek istenmemiş, kolaylık göstermiş. O kadar uzaktan akraba ki, ben de zorlasam, Türkiye'nin gelecekteki Nobel umudu, Harward üniversitesi tıp profesörü Canan Dağdeviren'le akraba olurum. Kendisi İmranlı'nun elli küsur sene sonraki ilk CHP'li belediye başkanı Murat Açıl'ın yeğenidir ve onun desteği ile okumuştur. Bizim o tarafın insanları, uzun süre hep kendi içinden evlendiği için uğraşsam, ben de onunla o kadar akraba olurum. (Görüşürseniz selamımı söyleyin). Oysa Hazreti Hüseyin ve Yezid, hem ana, hem de baba tarafından, bayağı yakın akrabalardır. Oysa cumhuriyetin kurucu kadroları arasında akrabalık hemen hemen hiç olmadığı gibi, evlilik yolu ile de akrabalık kurmadıkları halde, birbirlerini tasfiye sürecinde, ne İslam'da peygamberin ölümünden sonra, ne Fransız, ne Bolşevik devriminden sonra olanlar gibi kanlı tasfiyeler olmamıştır. İzmir suikastı davası yada Yassıada da yargılananların pek çoğunun ailesi, devlette bürokrat, hem CHP, hem de diğer partilerden politikacı olmuştur.



Siyasal İslamcılar, Atatürkçülüğü alternatir bir din gibi gösterip, kendilerine hedef yapmaktadırlar. Haklı olduklatı taraf şudur ki, Atatürkçüler , kendi değerlerine, siyasal İslamcılar ve Tarikatlardan daha çok değer vermektedir.



30 Ocak 2026 Cuma

NASRETTİN HOCA VE ŞARKICI BERGEN



Bu olguyu şiir yapacaktım ama pek şiiere uymadı, hele de üzerine Nasrettin Hoca katılınca. Bu ikilinin özellikleri, mezarlarının anıtsallığı. Türkçe'de az bilinen yada kullanıla bir deyim vardır; Nasrettin Hocanın türbesi gibi; güvenliği zayıf olan yerler için söylenir.Hoca öldükten sonra, belki de çok sonra, Hoca'nın şanına yaraşır bir türbe yapılmış; kocaman bir kapısı, kapısında kocaman bir asma kiliti olan, ama duvarları olmayan bir anıt. Dünyanın boşluğunu ve anlamsızlığını gösteren bir anıt. Her tarafı kapalı, kapıda türbedarı olan, ahalinin mum dikip, bez bağlayıp, kurban kesip, sürekli ziyaret ettiği türbelerin aksine, bir kaç meraklısı dışında uğranılmayan bir yapı. Her sene Akşehir belediyesinin düzenlediği ve Nasrettin Hoca'nın adı ile anılan şenliklerde bile uğranmaz bu türbeye.

Diğer yandan şarkıcı Bergen'in, Mersin'in Toroslar ilçesinde, ucubeye yada modern bir anıta benzeyen kafes mezarı; o kadar ilginç ki, İnstagram'da yıllarca viral oldu. Sonra 2022'de filmi yapıldı ve film muhteşem bir gişe hasılatı yaptı. Gerçi aynı olay, yıllar önce, 1995'deAşk Ölümden Soğuktur adıyla da film yapılmıştı. 1995'deki film gerçekten kötüydü. Mezarın ilgi görme ve bu garip şeklinin sebebi, yapılma sebebiydi. Kızının katline şahit olan annesi, katili olan eski kocasının, seni mezarda bile rahat bırakmayacağım, demesiydi. Nasrettin Hoca türbesinin tam zıttı, ölümün bile  durduramadığı bir nefret. Yaşarken, kezzapla bir gözü kör edilen, yüzünün bir yarısı tahrip edilen,  hep saçının bir kısmıyla yüzünü örterek yaşamak zorunda kalan ve sonunda katledilen bir kadına, belki de sadece kadın olduğu için yapılan bir nefret saldırısının, ölüm tarafından bile durdurlamamasının anıtı; bir bahşet vesikası.

Dünya üzerindeki her erkek, kadınlara ne kadar zorbalık ettiğini görmek için, Belgin Sarılmışer'in, namı diğer Bergen'in mezarına bakmalıdır.



29 Ocak 2026 Perşembe

KENANİZM NEDİR2?NEFRET DAİRESİ



Kenanizm, belli kavram ve olgulara karşı nefret geliştirmiş, bunu da halka Atatürkçülük diye yutturmuştur. Bu nefretleri, kendi önem sırama göre yazacağım:

1)İşçi sendikası nefreti: Kenan Evren'in halkı toplayıp (zorla) yaptığı uzun mitingleri incelerseniz, en fazla sendikalara nefret kustuğunu görürsünüz. Bir sendika hiç bir grev, toplu sözleşme yada eylem yapmasa bile, üye sayısının, tesislerinin, matbaasının büyülküğüyle bile Kenan Evren'in hedefi olabiliyordu. Sanki bir suçmuş gibi, sendikanın devasa merkezinden, tesislerinden bahsediyordu. MESS başta olmak üzere, işveren sendikalarının yaptığı hiç bir şeyi eleştirmedi, sadece işçi-çalışan sendikalarını eleştirdi. Eğitim Enternasyonalinin 5 Ekim Dünya Öğretmenler günü Türkiye'de kutlamasına engel olmak için, 24 Kasım Öğretmenler günü icat edildi. Memur sendikaları yasaklandı, KESK; memurlara sendika kurmak yasakken kuruldu. İşçi sendikalarının da yetkileri budandıkça, budandı. Sendikalı işçi-çalışan sayısı her sene düştü, her sene sendikalar daha fazla işlevsizleşti. Günümüde pek çok kişi, Atatürkçülük adnına Kenanizm yapıp, sendika ve sendikal hak (grev, iş bırakma, toplu sözleşme ve benzeri eylem) düşmanlığı yapıyor.

2)Alevi ve Kürt düşmanlığı; 12 Eylül rejiminin en belirgin faaliyetleri; Alevi köylerine cami yapılması, zorunlu din dersleri ve Kürtçe'nin yasaklanmasıdır. 

Seksenlerde 40-50 milyonluk ülkede, tahminen iki milyondan fazla insan, çoğunluğu da kadın, Kürtçe'den başka dil bilmiyordu. Pqq'da yeni kurulmuş, kendine taban arıyordu. 12 Eylül bu şartları fazlasıyla verdi. Kenan Evren meşhur kart-kurt-Kürt söylemi ile koca bir toplumu tamamen red etme tavrını takındı.12 Eylülün devlet zorbalığı, insanların devletten nefret etmek için yeterliydi.Buna Kürtçe konuşma-müzik yasağı ve Esat Oktay Yıldıran gibilerin zorbalığı da eklendi.

Burada pek çok faşistin hayran olduğu Esat Oktay Yıldıran'la ilgili bir parantez açayım. Kendisi sadece insanlara eziyet eden bir psikopattı ve eline Ülkücü mahkumlar verilse, onalara da eziyet edecek birisiydi. Diyarbakır Askeri Cezaevinin iç güvenlik sorumluluğu normalde bir astsubayın üzerindeyken, yüzbaşı rütbesiyle aldığı bu işi, rezilce görevden alınarak devretti. Kendisinin işkenceciliği bir yana, en basit yönetim ilkelerini bilmemesi bile Harbiye'den mezuniyetine engel olmalıydı. Zaten devlete teslim olmuş, işbirliği yapanlara da ilkence etti. Bu yüzden devlet uzun süre pek çok Kürt topluluğundan işbirlikçi bulamadı. Kendisi öylesine bir nefret objesiydi ki, adını ve yüzünü değiştirmesine rağmen, sesinden tanındı. Öldürülmesi de yaşamı kadar ikonik oldu. Otobüste onu vuran kişi, Esat Oktay Yıldıran, sana Diyarbekir zindanından Laz Kemal'in selamı var dedi ve karısı ile oğlunun yanında ateş etti. Yıldıran'ın son sözleri, ben Esat Oktay Yıldıran değilim oldu. Bu olaydan sonra infaz ve kurşunlamalarda, birilerinin selamını söyleme modası başladı.

Alevi nefreti de, Alevi köylerine cami yapmak ve zorunlu din derslerinde bolca Alevi-Şi-Gayrı Müslim düşmanlığı yaparak arttrıldı. Aslında müfredatta yada ders kitabında çok bir şey yoktu, asıl sorun din öğretmenlerindeydi. Pek çok din öğretmeni, Aleviler aleyhine ileri-geri konuştu; bazı okullarda öğretmenler, Alevi öğrencileri, biz Sünni çocuklarla özel şeyler konuşacağız deyip, dışarı çıkardı. Bunlar öyle kişisel tavırlar değildi. Türkiye'de en garip ders, din dersleridir. Din öğretmenlerinin tavırları asla tesadüfi yada fevri değildir. Okul yöneticilerinin çoğunun din öğretmeni olması da tesadüf değildir. Din öğretmenleri en çok seminer-kurs alan öğretmenlerdir. 28. ylımı yaşadığım öğretmenlik hayatında en sinsi, kumpasçı, dedikoducu öğretmenler, din öğretmenleri oldu. Hemen hepsinin bir tarikatla doğrudan bağı vardır. Proje liselerde çalışanlar da iktidar kliğinden bir klana bağlıdır. Din dersi de içeriği en çok değişen derstir. Hatta diğer derslerin kitabının kapağı değişir, içeriği değişmez; din dersinde kapak değişmez diye laf vardır. Seksenlerde din dersi, haftada bir saatti. Sonra ikiye çıktı, siyer şu bu derken bazı liseler, imam hatip kadar din dersi alıyor. Her nesilde de din dersi artıyor. Bu da tesadüf değil. Bu dersin amacı, gençliği sağcı yapmak ve Alevileri asimile etmekti.  Kenan Evren'in, boğacaksan solu, yetiştireceksin sofu dediği rivayet edilmiştir. Halkı sağcı yapmakta başarılı oldu. Ben üç ayrı imam hatip lisesinde ders verdim. Pek çok öğretmen  arkadaşım imam hatipliydi ve pek çok da imam hatipli tanıdım. İmam hatipliler, diğer insanlara göre daha dindar yada daha imanlı değiller; daha sağcılar; zira eğitimleri buna göre planlanmış. Bu din eğitimi, seksenler ve doksanlar boyunca Alevi gençler arasında Ateizm'in yayılmasına sebep oldu. Devlet buna aldırmadı, Alevleri zaten Müslümandan da saymıyordu. Sonra doksanlarda Kürtler, son on yıldır da Tengricilik adı altında milliyetçi Türkler dinsiz (Agnostik-Deist vs) oldu. Sık sık okul değiştiren bir öğretmen olarak gözlemim, imam hatipleri bir kenara koyarsak, din dersi arttıkça, dinsizliğin artması; hatta bazı eğitim araştırmacılarına göre imam hatipliler arasında da dinsizlik artmaktadır. Bunun sebebi dersin kuruluş amacıdır; bu amaç Hanedi-Sünniliğin üstünlüğü ideolojisini benimsemiş nesiller yetiştirmektir. Kendisini üstün zümreden görmeyenlerde, dersten nefret etmektedir. Son yıllarda Arap toplumu üstünlüğü verildikçe, Türk milliyetçileri de dinden uzaklaşmaktadır.

Alevilere baskılar sadece din dersleri değildi. Darbe olduğunda Maraş katliamı olalı 2 takvim yılı olmamış (Aralık 1978), Çorum katliamı ise  üç aydan daha kısa bir zaman (1980 Temmuz) önceydi. Darbe rejimi  özellikle Maraş'taki Alevi köylülerini evlerini terk etmesi ve göç etmesi için zorbaladı. Kamuda Alevi memurlar, işçiler, çeşitli bahanelerle işten çıkarıldı. Aleviler itinayla fişlendi. Kürtlere karşı, kart-kurt-Kürt inkarına benzer bir inkar siyaseti düzenlendi. Diyanet memuru ve sosyoloji doçenti Abdülkadir Sezgin, 1990 yılında, doçentlik tezi ile devletin inkar tezini yazdı. Sezgin'in, Hacı Bektaş-ı Veli ve Bektaşilik adlı kitabına göre Alevilik, Bektaşilikti  ve Bektaşilik de Sünniliğin, hatta Hanefiliğin içinde bir tarikattı. Bu gün Cemevleri başkanlığının kültür bakanlığına bağlı olması, bu tezin sonucudur.

Alevi ve Kürt düşmanlığı demişken, hem Kürt, hem Alevi olan ve Alevilerin çoğunluk olduğu tek il olan Tunceli'de, Kenanizmden çok çekti. Kenan Evren'in karısı Sekine Evren'in, Tertele sonrasında memurlara besleme verilen kız çocuklarından olduğu iddiası çok ortalıkta dolaştı. O zamanın gazetelerinde yazılanlara göre Sekine Evren, gece tırnak kesmemek gibi Dersimlilere ait pek çok batıl itikada halen inanıyormuş. Sekine hamım, 1982'de öldü ve yerini resmen şarkıcı Emel Sayın aldı. Sayın, Türkiye'nin ilk resmi metresi oldu, resmi davetlerde Evren'in eşi muamelesi gördü. Kendisi defalarca evlenip, boşanmış ve her kocasını da aldatmış biriydi. Evren'le beraber bir altın çağ yaşadı. Dönemin tek kanallı TRT'si sadece milli takımın maçları, Kenan Evren'in konuşmaları ve Emel Sayın'ın konserlerini renkli yayımlar. Sonra Emel Sayın'ın Yeşilçam filmleri de yararlanacaktır bu renkli yayın ayrıcalığından. 12 Eylül 2010, yetmez ama evet referandumunun darbe cuntasını yargılayacağına inanmadım çünkü Emel Sayın ve onun resmi metresliği o zaman da, şimdi de hiç konuşulmadı. Netekim 12 Eylül generalleri yada diğer subayları yargılanmadı, askeri tören ve askeri tabutla gömüldü.

Alevilere zorbalığın diğer bir sonucu Parti -Cephe başta olmak üzere sol örgütlerin, doksanların sonuna kadar Türkiye'de etkin oldu. 1996 bir Mayısında İstanbul'u birbirine kattılar; Sabancı suikasti gibi sansasyonel cinayetler işlediler. 2002 Hayata Dönüş operasyonlarına kadar etkindiler. PKK'da, kuruluş yılında pek çok Alevi militan edindi.

3)Öztürkçe kelimeler: Kenan Evren, Atatürk'ün sadece elbiselerine hayran, sadece kıyafet devriminden yanaydı. Bir yerlere Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün isimlerinden birini veriyor, Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yılı olan 1981 hunharca kutlanıyordu. Buna karşılık Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu kapatılıp, öz Türkçe kelimelere savaş açılıyor, bunlar yerine ihtiyarların bile unuttuğu Osmanlıca kelimeler kullanılıyordu. Bunun içinde ders kitapları, üniversite dersleri, resmi belgeler ve TRT kullanılıyordu. İlginç bir şekilde bu kelimeler arasında Kenan Evren'in soy adı vardı ve onunla Kenan Kainat diye dalga geçiliyordu. 1990'da ilk özel televizyon kanalı Star 1 ve ardından illegal de olsa özel radyo ve televizyon kanalları kurulunca,  devletin Osmanlıca kelime sevdası da bitti.

4)Kitap-Dergi-Gazete: Seksenli yıllarda tek kanallı televizyonumuz akşam saat 19.00 yada 20.00'da başlar, saat 24.00 'da biterdi. Sık sık arıza yapar, halka necefli maşrafa fotoğrafı izletirdi.  Dört yada beş saatlik yayınının yarım saati haber bülteni olur, son on beş dakikasında yasa dışı sol örgütler ve örgütsel dökümanlar sergilenirdi. Bu dökümanlar da yasal kitap, gazete ve dergilerdi. Bu tavır sadece televizyon yayınlarından ibaret değidli. Kitapçılar, sahaflar sık sık basılır, yasaklı kitap aranırdı. Ankara, Zafer çarşısında, çarşıyı dolaşanların yada alış-veriş edenlerin de çantası ve üzeri aranırdı. Kitap yayıncısı İlhan Erdost, Mamak'da, dövüle dövüle öldürüldü. Kitap satışları dibe vurdu, pek çok kitabın ilk baskısı iki bin bile değildi. Okullarda bile sık sık kütüphanelerden kitap toplanıp, hurda kağıda gidiyordu. Doksanların başlarında bile, Türkiye'deki kitapların üçte biri Ankara'da satılıyordu. Üstelik pek çok yayın evi, 1982'de sadece yirmi sekiz yayın evi ve beş yazarla, The Marmara otelinin altında beş yüz metre kare alanda başlayan TÜYAP İstanbul kitap fuarında, tüm yıl sattığından daha fazla kitap satıyordu. 1989 yılında, Emin Çölaşan'ın yazdığı Turgut Nereden Koşuyor kitabı, ortaya çıkardığı sıkandallar kadar, o dönem için anormal satışı ve Çölaşan'ın kazandığı telif geliri ile de çok konuşulmuştu. (2025 Ocak ayı itibarıyla Ekşisözlükte yazılanların aksine hiç yasaklanmadı, bir kaç ay sonra Özal ailesi, kitaba dava açtı, telif gelirini de istedi. Özal ailesinin bu tavrı, kitabın gelirine göz koyduğu şeklinde yorumlandı. Çölaşan davayı kazandı ve kitabın yazın-yayım ve dava süreçlerini anlatan, Turgut'un Seriveni diye başka bir kitap yazdı.) Dünyada kitap fuarları genelde tanıtım odaklıdır, Türkiye'de ise bu krizlerin hatırası olarak satış odaklıdır.

İlginç olansa, 12 Eylül,  cumhuriyet tarihinin en büyük okuma-yazma öğretme kampanyası başlattı. O yıllarda Türkiye'de kadınlarda okuma-yazma oranı %70'ler civarındaydı ve kırk yaş üstü kadınların çoğunun okuma-yazması yoktu. Milyonlarca yaşlı insan, ilkokullarda ve halk eğitim merkezlerindeki gece kurslarında okuma-yazma öğrendi. O dönemin iklimi gereği öğretmenler de pek kitap okumuyor, öğrencilere tabelaları okuasını tavsiye ediyordu. Bu üzden bizim nesil tabelaları ve bilboardları falan okur.

5)Atatürk'ün kurduğu kurumlar: Dil, Tarih, Coğrafya fakültesi, Mülkiye Mektebi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve aklıma gelmeyen, unuttuğum pek çok kurum, 12 Eylül ve devamı Turgut Özal döneminde, özerklikleri yıpratıldı, itibarları zedelendi. Türk Hava Kurumu'nun kurban postu tekeli kaldırıldı ve Süleymancılar başta olmak üzere tarikatların kaçak kurban toplamaları yasallaştı. Üniversitelerin özerkliği yıkılıp, Yüksek  Öğretim Kurumu denen garabet kurumdu. Bu kurumlar, emekli generaller, albaylar, diğer subaylar ve yakınlarına arpalık oldu ve yağmalanarak zarar edilmesi sağlandı. (Yağmalanma, başka bir yazının tek başına konusu)





27 Ocak 2026 Salı

ASIL SARSINTI ENKAZ KALKTIKTAN SONRA



 Bu büyük depremin siyasi sonuçları da büyük olacacak. Bu büyüklüğün tek sebebi, yıkımın büyüklüğü ve müdahalenin küçüklüğü değil; halka karşı tavrın da küçüklüğünden. Reis ve bakanlarının yüzünde hiç bur yok. Hele reiste sadece öfke ve nefret var. Yüz ifadesi, filmlerde ve çizgi romanlardaki kötü adam karakterlerinin, karikatürize yüz ifadesi gibi. Normal zamanda o yüz ifadesiyle karikatürünü çizze dava açabilir. Üstelik o yüz ifadesi, Mesut Yılmaz'ın çok fazla poker oynadığı için yüzüne yapışan pokerface ifadesi gibi, bu nefret ifadesi de kaç gündür yüzüne yapışmış. Hem o, hem de bakanları (ve diğer şukerası) depremzedelere karşı bir nefret duygusu içinde. Depremzedelere ve halka sürekli parmak sallıyorlar. Olağan üstü hali de, olası depremzede isyanı için ilan etmiş durumdalar. 

Oysa bölgenin dindar, sağcı ve Sünni halkına öyle copla, tomayla falan giremezsiniz. Beyaz Sarayı basan Trump yanlılarından bir kaç tanesi öldü ama o kalabalık kongreyi bastı ve işden'ın makam odasına kadar girdi. Zencileri kımıldadığında vuran Amerikan polisi, CIA, FBI ve benzeri güvenlik örgütleri, beyaz ve sağcı kalabalığa gık diyemedi.Bu şehirlerden Kahramanmaraş'ın ve Malatya'nın halkı, 1978 Aralık ayında binlerce Aleviyi öldürdü ve on binlercesini yurdundan sürdü. Sağın kemik kitlesidir bu halk ve bu halka dokunduğunuz anda siyasette sağ- mağ kalmaz.

Halkın şu anki öfkesi, daha buzdağının görünen ucu değildir. Yandaş gazeteler bir yılda eski haline gelir diyor ama ben bu iktidarın, iktidarda kalırsa, bir yılda enkazın harfiyatını bile kaldıracağını sanmıyorum. Depremin ilk on günü ya da iki haftası, herkes depremzededir (en azından bölge dışına çıkmamışsa.) Beklentileri, yakınlarının enkaz altından çıkması, çadır ya da konteynere girerek, soğuktan kurtulmak. Bu yüzden şu anki öfkeleri kontrol edilebilir yada tahammül edilebilir durumda. Daha sonra normal hayata, sıcak eve, gündelik işlere dönmek istediklerinde ve bu istikleri gerçekleşmediğinde öfkeleri katlanacak. Buna bir de depremin yaratacağı ekonomik krizi eklemeli. Yıkılan yapılar, yapıların molozlarının kaldırılması bir yana, susan makinalar, kapanan iş yerleri ve önümüzdeki bahar sürülmeyecek tarlaların da bu zararlara zarar ekleyeceği gerçektir. Öğrenci yurtlarına birileri yerleşsin diye kapanan üniversiteler de, iktisadi durgunluğu arttıracaktır.

Toplumsal patlamalar, depremler gibidir. Aradan zaman geçtikçe daha çok enerji birikir ve daha çok yıkım yaratır. 12 Eylül rejimi halkı sindirdi ve uzun zamandır ülkede bir sosyal patlama olmadı. Gezi ya da Rojova patırtısı, patlama değildi, siboptan gaz çıkışıydı. Belki pırt diye değil de, şöyle zart diye bir gaz kaçışıydı ama patlama değildi. Hatta enerji harcaması yaparak, olası bir patlamanın da ötelenmesini sağladı. Bu ülke uzun süredir sindirildiği için, patlamanın ne olduğunu bilmiyor daha. Kazakistan'da halk, ünlü Japon bir mimara yaptırılan tuhaf şekilli binayı yaktı, Kırgızistan'da karakollar, içindeki polis ve askerlerle beraber yakıldı. Sri Lanka'da devlet başkanının konutuna girildi. İran'da olanları saymıyorum bile. Buralarda Sri Lanka hariç halen iktdarlar ayakta. Orta Asya'da, Rusya'nın tehdidi var, bakın, Rusya yanlısı iktidarları indirirseniz, Gürcistan ve Ukrayna'nın başına gelenler, sizin başınıza gelir tehditi var. İran'da başörtüsü yasağı fiilen ortadan kalktı, mollaların da eski saygınlığı yok. Bu ülkelerin büyük sosyal patlamalara karşı tecrübeleri var.

Ülkemizde ise yıllardır ülke sağ-sol diye bölünüp, sol küçümsendi ve aşağılandı. Hemen hemen her isyan, sola bağlandı. Sağ da artık memnun değil. Daha yeni kurulan İyi partinin atılmı da bunu gösteriyor.

Son olarak, göçmenlere karşı ırkçılık ve göçmen düşmanlığı da, ciddi sorun olan yağma olayları ile ivme kazandı. Afganlar ve Suriyelilere karşı, o da ucuz emek kaynağı olduklarından dolayı, olan az bir sempati de yok oldu gitti. Yabancılara mülk satışı yüzünden pahallanan konutlar da bu öfkeyi arttırmak bir yana, azdıracak.

Bütün bu sorunlarda tek adam iktidarımız şu ana kadar ne kadar başarılı olduysa, daha az başarılı olacak. Çünkü kriz yönetimi, gömleğin yanlış ya da doğru iliklenen ilk düğmesi gibidir.

(Bu yazıyı 2023 temmuzunda yazmış ama nedense yayımlamamışım, şimdi yayımlamaya karar verdim.